Sayfa yükleniyor, lütfen bekleyiniz.
Biyografi Nilda Paşaoğlu 7 Şubat 2019

Güncelleme:

Haysiyeti Mısra Olan Şair: Yahya Kemâl Beyatlı

Ömrünü şiire ve İstanbul’u sevmeye adayan, haysiyetinin mısra olduğunu söyleyen, çağdaş Türk şiirine kapı aralayan Yahya Kemâl’in hayatı, mizacı, sanat anlayışı, eserleri…

Doğumu, Çocukluğu, Ailesi

Ömrünü şiire adayan şair Yahya Kemâl, 2 Aralık 1884 yılında Üsküp’te dünyaya gözlerini açar. Asıl adı Ahmet Agah’tır. Yahya Kemâl’in ailesinin durumunun iyi olduğunu ve çocukluk yıllarının çok rahat geçtiğini söyler. Babası, bir müddet belediye reisliği de yapan adliye memuru Nişli İbrâhim Nâci Bey; annesi son devir klasik şiirin tanınmış şahsiyetlerinden Leskofçalı Galip Bey’in yeğeni ve Leskofçalı İsmâil Paşazâde Dilâver Bey’in kızı Nakıye Hanım’dır.

Yahya Kemal Beyatlı'nın Nüfus Cüzdanı

Öğrencilik, Gençlik Yılları ve Olgunluk Çağı

İlk öğrenimine Üsküp’teki Yeni Mektep’te başlar. Bir süre sonra daha modern eğitim veren Mekteb’i Edeb’e 1892 yılında kayıt olur. Üsküp İdadisi’nde başladığı öğrenimini Selanik İdadisi’nde sürdürürken 1898’de annesinin hastalığının ilerlemesi nedeniyle Üsküp’e geri dönen Yahya Kemâl, annesinin vefatından sonra ise öğrenimini tamamlaması için 1902’de İstanbul’a, annesinin akrabalarının yanına geçici olarak gönderilmiştir. 1902’de geldiği İstanbul Vefa Lisesi’nde tamamlar. O yıl Yahya Kemâl, Sultanî tahsilini tamamlamak için Galatasaray Sultanîsine başvurmuş fakat kayıt dönemini kaçırdığı için bir dönemlik süre ile okula devam edememiştir. Bu dönem Yahya Kemâl için bir milat olarak anılabilir. Bu süreçte Beyatlı; Fransızca’ya oldukça hâkim, tam bir Avrupa hayranı olan Şekip Bey ile tanışmış; Şekip Bey’in anlatılarından ziyadesiyle etkilenerek ailesinin izni olmaksızın on sekiz yaşında Paris’e kaçar. Burada dokuz yıl kaldıktan sonra 1912’de İstanbul’a dönmüş ve bu tarihten sonra tarih ve edebiyat öğretmenliği yapmış; 1915-1918 yılları arasında Darülfünun müderrisliğine seçilerek bu kurumda Batı Edebiyatı, Türk Edebiyatı ve Medeniyet Tarihi dersleri verir.

Yahya Kemâl’in Paris’te kaldığı yıllar onun hayatına, sanatına, fikirlerine yön vermesinde önemli ve etkili olan bir dönemdir. Yahya Kemâl, Paris’te bulunduğu yıllarda birçok düşünce adamı ve sanatçıyla tanışır. Kendi söylemlerine göre Beyatlı’nın en büyük şansı; o zamanlar Fransa’nın en ünlü tarihçisi sayılan Albert Sorel başta olmak üzere, (Albert) Vandale, (Emile) Bourgeois gibi değerli tarihçilerden ve o dönem dünyanın en büyük uluslararası hukuk bilgini olarak tanınan (Louis) Renault’tan ders almasıdır. Beyatlı’nın tarih yönü bu şahsiyetler aracılığıyla gelişerek kökleşmiştir. 1910’lı yıllarda Fransa, özellikle de Paris altın devrini yaşar. Felsefe, tarih, edebiyat, sanat alanlarında birçok görüş bu dönemde filizlenmiştir. Bu dönemde yeni tür, şekil ve üslup denemeleri yapılmakta ve tartışılmaktadır. Sembolizm ve Parnasizm esintileri Baudelire, Verlaine, Mallarme gibi sanatçıların eserlerinde vücut bulurken; Moreas tarafından Romantizm, Maurras tarafından da Neoklasizm temelleri atılır (Oktay, 1993’den akt. Doğan, 2013, s. 4). Tüm bu özgür düşünce ve sanat ortamı, kendisine başka bir kalıp, başka bir ifade şekli ve üslup arayan Yahya Kemâl için bir çıkış noktası olur.

Yahya Kemâl, Paris’te edindiği geniş edebiyat ve şiir bilgisi, köklü tarih zevki ve kültürü ile 1912 yılında İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a döndükten sonra Darüşşafakada öğretmenlik yapan Yahya Kemâl, savaş patlak verene kadar müderris olarak seçildiği Darülfünun’da dersler verir. Savaş yılları sonrasında birçok gazete (Tevhid-i Efkar, Hakimiyet-i Milliye, Ati) ve arkadaşları ile çıkarmış olduğu Dergâh adlı dergide Millî Mücadele’yi destekleyici yazılar kaleme alır. Bu durum, barış anlaşması için Lozan’a giden heyette danışman vasfıyla yer almasını sağlamıştır. 1923 yılında Urfa’dan milletvekili seçilen Yahya Kemâl Beyatlı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Varşova ve Madrid’de elçilik yapar. 1934 yılında Yozgat’tan, 1935 yılında Tekirdağ’dan, 1943 yılında ise İstanbul’dan milletvekili seçilir ve uzun bir süre halkevleri danışmanlığı yapar. 1949 yılında Pakistan Büyükelçisi görevinden emekli olur.

Ölümü

Mezar taşında yazan şu dörtlük ölümü tanımlar:

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Yahya Kemâl, 1 Kasım 1958 sabahı tedavi edilmekte olduğu Cerrahpaşa Hastanesi’nde vefat eder. Dost ve hayran deryasında “Sessiz Gemi”siyle vasiyeti üzerine Rumeli Hisarı mezarlığına defnedilmiştir. Allah rahmet eylesin.

Yahya Kemal Beyatlı'nın Mezarı
Yahya Kemâl’in Rumeli Hisarı’ndaki Mezarı

Mizacı

Yahya Kemâl kendini kökü mazide olan bir ati olarak tanımlar. Yahya Kemâl’in mizacı üzerinde etkili olan üç şehir vardır: Üsküp, Paris, İstanbul’dur. Yahya Kemâl için Üsküp, aile ocağı, çocukluğunun en mesut yılları; Paris, okul çağları; İstanbul ise medeniyeti ve ilham kaynağıdır. Kişiliğini Paris’te okurken ünlü tarihçi Albert Sorel’in derslerinden aldığı tarih zevkiyle, Fransız şairlerinin (Jean Moreas, Baudelaire, Verlaine, vb.) ölçü ve biçim güzelliklerinde bulur (Necatigil, 2006:100).

Yahya Kemâl her durum karşısında metanetli davranır. İlk doğduğu andan itibaren aldığı eğitim sayesinde de soğukkanlı bir mizaca sahiptir. Her şeyi ince detayına kadar hesaplar, söyleyecekleri düşünmeden söylemeyen biridir. Sabırlıdır bu yönü yazı hayatında onu olumlu yönde etkilemiştir çünkü bir mısra veya mısradaki kelime için yıllarca bekleyen bir şairdir.

Sanat Anlayışı

Yahya Kemâl’in sanat anlayışı geçmişle geleceğin birleşimidir. Yazının bu kısmında önce Yahya Kemâl’in edebi şahsiyeti hakkında bilgi verip, etkilendiği ve etkilediği sanatçılardan bahsederek poetikasından izler sunulacaktır.

Yahya Kemal Beyatlı, Şiir Sever Gençler
Yahya Kemal şiir sever gençler arasında.

Edebi Şahsiyeti

Yahya Kemâl yazı yaşamında Agâh Kemâl, Esrar, Mehmet Agâh, Süleyman Sadi imzalarını da kullanmıştır. Yahya Kemâl’in edebi kişiliğini Sermet Sami Uysal dört dönemde ele alır:

  • Şiire Ön Hazırlık Dönemi: Yahya Kemâl’in bu şiir dönemi 1897-1905 yılları arasını kapsar. Şiire ilgisinin arttığı ve bir uyanış olarak şiiri tercih ettiği dönemdir. Bu dönem içerisinde ilk şiirlerini kaleme alır ve ilk defa şiirleri yayınlanır.
  • Paris’te Halis Şiir Arayış ve Fransız Şairlerinin Şiirlerinden Etkileniş Dönemi: 1905- 1912 yılları arasında geçen şiir evresidir. Yeni şiir ile eski şiiri harmanla çabaları, kendi özgün söylemini arama çabası içindedir.
  • Kendi Şiirini Geliştirme ve Derinleştirme Dönemi: 1912- 1948 yıllarındaki sanat evresidir. Bu evrede ülkesine geri döner, kendi özgün şiir söylemi bulma ve derinleştirme çabası içindedir.
  • Kendi Kendini Yineleyiş Dönemi: 1948-1958 yılları arasında olan şiir dönemidir. Saf şiir teorisi ve şiirde yenilik yaptığı dönemdir. Yahya Kemâl bu dönemde olgunlaşarak mükemmelliğe erişir.

Şiire küçük yaşlarda ilgi duyan şair ilk şiirlerini Âgâh Kemâl adıyla malumat ve İrtika dergilerinde yayınlar daha sonra yeni Mecmua’da yayınlanan gazel ve şarkılarıyla tanınır. Şiirde önceleri Muallim Naci’yi örnek alan Yahya Kemâl, Tevfik Fikret, Cenap Şahabeddin’in etkisinde kalmıştır. Paris’e gittiğinde bazı Fransız şairleriyle tanışma fırsatı bulur. Özellikle Fransız sembolistlerinin şiir anlayışını benimser ve iç ahenk üzerinde titizlikle durur. Türk şiirini yeni bir gözle bakar. Divan şiirinin yeni zevke açık temsilcilerinin tekniğini örnek alarak Batı şiirinin bütünlük bütünlük anlayışı içinde yeni şiirler kaleme alır. Yenileşme sırasında gelenekten uzaklaşan Tanzimat ve Servet-i Fünûn şiirine karşı yerli şiirler kaleme alır. İç ahenge oldukça önem verir. Konudan çok söyleyiş tarzına dikkat eder. Bu dönemde Akdeniz Akdeniz medeniyetinin malı saydığı sanat anlayışını ve dünya görüşünü benimser. Türk edebiyatında eski Yunan şiirine öykünen bir şiir vücuda getirmek ister. Nev Yunanî anlayışına uygun şiirler yazar. Biblos Kadınları, Sicilya Kızları bu türden şiirler arasında yer alır. Paris’teki öğrenim yıllarında özellikle Albert Sorel’in tarih derslerinin etkisi ile milli tarihe yönelir Anadolu coğrafyasında 1000 yıl boyunca meydana gelen Türk medeniyetinin zenginlikleri üzerinde durur coğrafyanın belirtildi. Şiirinde duyguyu, düşünceyi, hayali ustaca harmanlamıştır. Aruz ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde varlık, ölüm, sonsuzluk, aşk, tabiat deniz temalarını işlemiştir. Özellikle lirik-epik tarzı şiirler veren şair nesirde de ustalığını kanıtlamıştır. Türk tarihi, Türk sanatı, İstanbul semtleri, vatan, milliyetçilik konularında makaleler, denemeler yazmıştır. Ayrıca hikaye monografi, hatıra türünde de ürünler veren şair dile özel bir dikkat göstermiştir. Türk şiirinin söyleyiş imkânlarını araştırıp halk söyleşine uygun bir dil kullanmıştır.

Etkilendiği ve Etkilediği Kişiler

Yahya Kemâl ilk evresinde Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Muallim Naci, Abdülhak Hamid Tarhan’dan etkilenir. Paris yıllarında Fransız şiirinden ve Baudelaire, Victor Hugo, Mallerme, Verlaine ve Mauras’tan hayli etkilediği görülür. Etkilendiği Batılı şairlerin Yahya Kemâl’in kaleminde; tiryakisi olduğu sütlü kahve misali Osmanlı şiiri ile harmanlanarak nadide bir fincanda kendini göstermiştir.

Yahya Kemâl’in etkilediği şairler ise kendisinden sonra gelen saf şiir anlayışı ve İstanbul’a hayran olanlardır. Sosyal bilim dallarında boy gösteren her kuşakta Yahya Kemâl etkisi olduğu söylenir.

Poetik Görüşlerine Kısa Bir Bakış

Yahya Kemâl’in şiir anlayışını saf şiir teorisi çerçevesinde düşünmek gerekir. Türk edebiyatında saf şiir ile ilgili görüşler bildiren, saf şiiri “bir iddia olarak ilk defa ortaya atan ve teorisini kuran Yahya Kemâl’dir.” (Orhan, 2007:337). Ona göre saf şiir derunî ahenk ve ritimdir. “Mısra mısra bir beste olan manzume şiirdir.” (Beyatlı, 1971:7). Şiiri nesirden ayıran unsur da budur. Yahya Kemâl’in poetikasını oluşturan düşüncüleri şöyledir: Şiir bir nağmedir ve keşfedilmesi güç bir cevherdir. Onun bu tanımı seçkinci bir şiir anlayışı olduğunu gösterir. Yahya Kemâl şiir üzerinde hayli düşünen bir şairdir. Şair, sadece şiirin muhtevasıyla ilgilenmez. Onu şiirin içeriği kadar düşündüren ve uğraştıran unsur; şiirin dili, üslûbu ve ahengi meselesidir.

Şair şiir ile ilgili görüşlerini açıklarken özellikle Paul Valéry ve Mallarmé’ye atıflarda bulunur. Şiir, “müstakil bir sanattır.” (Beyatlı, 1971:25) ve bu sebeple de nesirden farklıdır. Bununla birlikte şiir bir iddiaya alet edilmez. Şiirin düşünceye alet edilmesi şiire zarar vereceği kanaatindedir. “Şiir ve Müddea” başlıklı yazısınında şiir ile düşünce ilişkisi hakkında önemli bilgiler veren Yahya Kemâl, halis şiirin beşeriyet hayatında olmamasını zararlı görür (Beyatlı, 1971:26-27). İdeolojiyi yaymak için kullanılan şiirin en fazla silah olabileceği düşüncesindedir ve bu durumun şiir için bir eksiklik olduğu söyler: “Bin türlü silahla boğuşan bu müddeacıların elinde şiir de fazla bir silah olur, işte o kadar.” (Beyatlı, 1971:27). İdeolojiyi yansıtan şiirler ona göre ölüdür.

Yahya Kemâl’in poetikasının diğer unsurları şiirde lirizm, vezin, kafiye ve şiirde ses unsuru hakkındadır. Şiirde hissin ifade edilişi esastır. Hissi ortaya koyarken de mutlak lirizmden, sesten, derunî ahenkten yararlanılması görüşüne sahiptir.

Sadri Ertem, Yahya Kemal Beyatlı, Reşat Nuri Güntekin
Dönemin diğer edebiyat adamları, Sadri Ertem, Yahya Kemâl Beyatlı ve Reşat Nuri Güntekin.

Eserleri

Yahya Kemâl her ne kadar şiirle anılsa da onun nesir tarafı da güçlüdür. Velhasıl şiirleri gibi nesirleri de edebiyat tarihimize ışık tutar. Yahya Kemâl; şiirlerini, makale ve öykülerini sağlığında kitaplarda toplamamış, yapıtları dergilerde, dağınık kalmıştır. Ölümünden sonra dostları ve hayranları tarafından Yahya Kemâl’i Sevenler Derneği kurarlar sonrasında da İstanbul Fetih Derneği’ne bağlı Yahya Kemâl Enstitüsü ve Müzesi açılır (1961). Bu enstitü Yahya Kemâl şiirlerini, makale, deneme ve anılarını derleyen yapıtlar ortaya çıkartır.

Yahya Kemal Beyatlı Enstitüsü ve Müzesi
Yahya Kemal Beyatlı Enstitüsü ve Müzesi

Şiir Kitapları

  • Kendi Gök Kubbemiz (1961): Adını, Yahya Kemâl’in 74 yaşında ‘tam olarak’ bitirebildiği ve kitaba ilk şiir olarak giren “Süleymâniye’de Bayram Sabahı”nın “Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati” mısrasından alan bu eserde; Yahya Kemâl’in sade dille yazmış olduğu ve kendisine büyük ün sağlayan seksen bir şiiri yer alır. Bu şiirler üç başlık altında toplanır:
    1. Kendi Gök Kubbemiz: Anadolu, Rumeli topraklarını yurt edinerek İslamiyet’in etkisiyle yeni uygarlık olan Türk’ün tarih içindeki yerini şiir diliyle anlatır.
    2. Yol Düşüncesi: Sonsuzluk, rintlik, ölüm ile ilgili hislerin derinliği dile getirilir.
    3. Vuslat: Aşk ve sevda şiirleri yer alır.
  • Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962): Eski şiir geleneğinin esintisi olan şiirleri yer alır.
  • Rubâiler (1963): 64 sayfalık iki bölümden oluşan bir eserdir. İlk bölümde Yahya Kemâl’in kaleminden kırk bir rubâi; ikinci bölümde Hayyam’ı Türkçe olarak yorumladığı elli dört rubâi bulunur.
  • Bitmemiş Şiirler (1976): İlk gençlik yıllarından son dönemine kadar olan şiirler vardır.

Nesir Kitapları

  • Aziz İstanbul (1964): Adını “Bir Başka Tepeden” adlı şiirin “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” mısrasından alan bu eserinde 1913-1954 tarihleri arasında kaleme aldığı İstanbul üzerine yazıları vardır.
  • Eğil Dağlar (1966): Milli mücadele ruhunu yansıtan metinler bulunur.
  • Siyasî Hikayeler (1968): Tarih birikimi ile kaleme aldığı hikayelerinde Osmanlı tarihinin saray çevresindeki olayların sebep sonuç ilişkileri, tipleri üzerine durur. Toplumsal olaylara ışık tutan hikayelerdir.
  • Siyasî ve Edebi Portreler (1968): Halide Edip, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, Yakup Kadri gibi edebiyatçılarla Enver Paşa, Cemal Paşa, Cavit Bey gibi siyaset alanında önemli rolleri olan kişileri çizdiği portreler ile anlatmıştır.
  • Edebiyata Dâir (1971): Şiire, edebiyata, şiir sanatı ile ilgili yazılar vardır.
  • Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım (1973): Kitabın adı üstünde olduğu gibi Yahya Kemâl’in gençlik, olgunluk döneminin ve edebi fikirlerinin oluştuğu yılların anıları yer alır.
  • Tarih Musâhabeleri (1975): Tarihe bakışı, tarihe nasıl bakılması gerektiği ile düşünceleri, görüşleri vardır.
  • Mektuplar, Makaleler (1977): Birbirinden çeşitli konular hakkında yazılarının olduğu yapıttır.

Ezansız Semtler

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocuklarının milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler? İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’ân’ın sesini işittiler, bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gül yağı gibi bir ruh olan şan sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular. Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler, yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez. Ah! Büyük cetlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescit peyda olur, sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hasılı o toprağın o köşesi imana gelirdi. Beyoğlu’nu ve Galata’yı saran yeni yapıların yığını arasında o mescitlerden ve o türbelerden bir ikisi kaldı da (gördük ki) cetlerimiz o kefere Frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ari, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız bir de Kadıköyü’ne, Üsküdar’ın yanında Kadıköy’ü Tatavla’yı andırır.

Eski Türklerin ruhları ile yeni Türklerin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peyda olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz. Medenileştikçe Müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler uzağa değil Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafında çan kuleleri yükselir, pazar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini, milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi millî ruhtan arı değildirler. Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayır büyük kitlede yine o ruh var, fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafileden ayrıldık, uzaklaştık, kaybolduk; fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, döneceğiz, tekrar büyük kafileye iltihak edeceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cetlerimizin diyanetini mezcedip bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufunetten kurtaracak mürşitler, şairler, edipler, hatipler yetişmedi, fakat gayet tabii bir revişle büyük kafileyle kendi kendimize döneceğiz. Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülameli başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz bizim gibi rücu hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamıyla iltica edeceğimiz zaman da bizi birden tanıyamayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrı, çok uzak düştük. Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum. Bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim. Fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada’nın mahalle içindeki sakit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini, camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada, o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum.

Kardeşlerim, Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarını hissediyordum. Vaazdan namazda ve hutbede onların içine karışıp “Muhammed” sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek dil, yekvücut olarak gördüm. O sabah, o, Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük cami içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda ayandan Reşid Âkif Paşa durdu, bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu.” Bu bayram namazında iki defa mesudum, hamdolsun sizlerden birinin kendi başına camiye gelmiş gördüm. Berhudar ol oğlum! Gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti.” dedi. Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzûzdular. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı. Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!

(Aynısı gibi alınmıştır: 23 Nisan 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr Gazetesi, Yahya Kemâl Beyatlı)

Yahya Kemâl ile ilgili yazımı onun mısralarıyla sonlandırırken bir de bestelenmiş olan Bir Başka Tepeden adlı şiirin Aziz İstanbul formunda seslendiren Munir Nurettin Selçuk’un plak kaydını bırakıyorum esenlikle kalın efenim, gözünüze yaş düşmesin…

“Zahmetli yolculukla yaşım vardı yetmişe.
Zihnim, bulunduğum tepeden, daldı geçmişe.
Milyonla yıl dönen küre üstünde bir kişi
Yetmiş yılın hikâyesi bilsin mi geçmişi?
Düşünüş (Beyatlı, 2013:61).
Bibliyografya
  • ABACI, Tahir, Yahya Kemal ve Tanpınar’da Musîkî , Pan Yayınları İstanbul 2001.
  • AKYÜZ, Kenan, Batı Tesirinde Türk Şiir Antolojisi , İnklap Yayınevi, İstanbul, 2010.
  • ALTINKAYNAK, Hikmet, 100 Temel Eser, Morpa Kültür Yayınları, İstanbul, 2008.
  • AYVAZOĞLU, Beşir, Eve Dönen Adam, Kapı Yayınları, İstanbul, 2013.
  • BANARLI,Nihat Sami, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahya Kemal Enstitüsü Neşriyatı, İstanbul, 1960.
  • BEYATLI, Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2013.
  • BEYATLI, Yahya Kemal, Edebiyata Dair, Yahya Kemal Enstitüsü, İstanbul, 1971.
  • BEYATLI, Yahya Kemal, Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebî Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 1999.
  • BEYATLI, Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2005.
  • HİSAR, Şinasi Abdülhak, Yahya Kemal'e Veda, Varlık Yayınları İstanbul, 1969.
  • KOLCU, Ali İhsan, Yahya Kemal’in Poetikası, Salkım Söğüt Yayınları, Erzurum, 2010.
  • NECATİGİL, Behçet, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Varlık Yayınları, İstanbul, 2006.
  • OKAY, Orhan, “Saf Şiir Peşinde”, Türk Dünyası Edebiyatı Tarihi, c.8, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, s. 337-346, Ankara.
  • ŞENLER, Yaşar, Kültür ve Sanat Görüşleriyle Yahya Kemal, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1991.
  • UYSAL, Sermet Sami, Şiire Adanmış Bir Yaşam Yahya Kemal Beyatlı, Bilge Sanat Kitapevi, İstanbul, 2006.
  • Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi Cilt-1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003.
  • TANPINAR, Ahmet Hamdi, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2016.
Paylaş:
Yorumlar İçeriğe yorum yapılmamış. 😍 İlk yorum yapan siz olun.

Şanslı Hissediyorum