Tarih Metodolojisi Ali Demir 16 Ekim 2017 10:10

Tarihi Yazarken Ahlâkın Önemi

Bu yazıda tarihçinin, tarihi yazarken ahlaki yönden neler yapması gerektiği, nelere dikkat etmesi gerektiği, nelerden kaçınması gerektiği gibi konulara değinilecektir.

Tarihçi şahsiyetini öyküsünün dışında tutamaz. Dolayısıyla ön yargısını ister istemez kabullenmek zorundadır. Tarihçi öyküsünü anlatırken şahsi görüşünün dizginlerini istediği gibi serbest bırakabilir. Ahlaki bir baskı altında kalınca arzu ederse konu üzerinde sükût edebilir. Diğer taraftan haksız bir olaya şahit olması onu açıkça konuşmaya itebilir. Şunu unutmamalı ki hareketler somut olarak ele alındıklarında ne iyi ne de kötü olabilirler. Ancak doğurdukları neticeler ya iyi ya da kötü olabilirler. Ayrıca tarihçinin insanı şevke kararlar alınmasına imkân yoktur, tarihçi olayların vuku buldukları zamanların moral standartlarına göre değerlendirmelidir. Tarihçi karar vermeli ve öyküsünü anlatmaya başlayarak işe girişmelidir. Tarihçinin hareketi kendi değerinin standardına göre ölçülür. Kendi şahsi ahlaki görevini yaparken kendisine yön verir. Hiçbir kişi tarihi meslek veya hobi olarak seçmeye zorlanamaz. Ama tarihi seçen kendisi ve yükümlerini de kabul etmelidir. İlmi doğruluk ve dürüstlükten yoksun tarih yazıcılığı tarih değil ancak romandır. Tarih beyinlerinde ve hizmetçilerinin elinde yaşar. Tarih yazıcılarının vicdanlarında yazar. Tarih yazma fazileti tamamen metodolojiktir.

Tarihçi, tarihi yazarken yargıçlık yapmamalıdır. Çünkü onun işi bu değildir. Carr bu durumla ilgili olarak kitabında şu örneği veriyor: “Profesör Knowles açış konuşmasında, tarihçinin yetki alanına girmeyen ahlâk yargılarına örnek olarak, Motley’in II. Philip’i (“Eğer onun dışında kaldığı suçlar var idiyse, bu, insan doğasının suçta bile yetkinliğe ulaşmaya izin vermeyişindedir”) şeklindeki suçlamasını ve Stubb’ın Kral John’u (“insanı gözden düşürebilecek bütün suçlarla kirlenmiş”) olarak tanımlamasını göstererek, -Tarihçi yargıç değildir, hele adam asmaya meraklı bir yargıç hiç değildir.-” Ardından şu örnekle devam ediyor: “bu noktada Croce’nin de aktarmak istediğim nefis bir parçası var:

-Suçlamada bulunanlar şu önemli noktayı unutuyorlar ki (ister adliye ister ahlâk mahkemesi anlamına), bizim mahkemelerimiz, yaşayan, eylemde bulunan ve tehlikeli olabilen kimseler için kurulmuş zamanımızın mahkemeleridir; oysa öteki kimseler, kendi zamanlarının mahkemelerinde yargılanmışlardır ve ikinci kez mahkûm edilemez ya da bağışlanamazlar. Onlar her ne olursa olsun, herhangi bir mahkeme huzurunda sorumlu tutulamazlar; salt şu nedenle ki, artık huzura ermiş geçmişin insanlarıdır ve bu sıfatla ancak tarihin konusu olabilirler ve yaptıklarının ruhuna nüfuz eden ve onları anlayan yargıçlar dışında hiç kimse tarafından yargılanamazlar. . . Tarih anlatıyoruz diye yargıçlık taslayıp, tarihin görevi bu olduğu inancıyla şunu mahkûm edip bunu bağışlayanlar. . . genellikle, tarih duygusundan yoksundurlar.-”

Carr’ın da örneklerinden sonra şunu söylemeliyiz ki, tarihçi yargıçlık yapmamalıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi tarihçi olayları yaşandığı döneme göre inceler ve buna göre anlatımlarda bulunur. Tarih yazmasının sebebi yargıçlık değil, geçmişi geleceğe aktarmaktır. Marc Bloch bu konuyla ilgili olarak, tarihçinin görevlerinden birini şöyle aktarıyor:

“İhtiyar Ranke’nin meşhur bir ifadesi vardır: Tarihçi önüne şeyleri, “vuku buldukları gibi” anlatmaktan başka bir hedef koymaz. Ondan çok önce de Herodotos, “olup biteni anlatmak” demişti. Başka bir deyişle, bilgin olguların karşısında kendini geri çekmeye, silmeye davet edilmektedir. Birçok özdeyiş gibi bu da ününü çeşitli anlamlara çekilebilmesine borçludur. Bunu mütevazi bir şekilde bir dürüstlük tavsiyesi olarak okumak mümkündür: Ranke’nin yüklediği anlamın bu olduğundan kuşku duyamayız.”[1] 

Tarihçi, tarihi yaparken belli ahlaki kurallara uymalıdır. Ne demek istiyoruz? Nedir bu ahlaki kurallar? Bu konuyu anlatmak için Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih ile ilgili olarak söylemiş olduğu şu söz üzerinden gidelim:

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” — Mustafa Kemal Atatürk

Tarih yazılırken, gerçeklere mutlaka sadık kalınmalıdır. Aksi taktirde tarih yazmanın bir anlamı kalmaz ve okuyanı doğrulara yönlendirme, geçmişten ders alarak o hatalara düşmeme ya da o başarıların sırrını anlama amacına hizmet edemez. Eğer tarihçi yaşanmış olayları olduğu gibi aktarmazsa tarihin gerçek amacını yerine getirmemiş olur. Yalanlarla, yanlışlarla ve gerçeklerin gizlemesiyle oluşturulmuş bir tarih yazarsa tarihçi, gelecek nesilleri kandırmış ve onları tarihle ilgili yanlışa sürüklemiş olur. Her tarihçi işine geleni doğru, gelmeyeni yanlış yazarsa bu tarihin hali ne olur? İşte burada iş ahlakı ortaya çıkar ve her insan her işte olduğu gibi bu işte de yani tarihçilikte de ahlaka uymalı ve gerçekleri olduğu gibi aktarmalıdır. Böylece amacına ulaşmış bir tarih ve geçmişini doğru tanımış nesiller oluşacaktır.

Dipnot
  1. Marc Bloch, Tarih Savunusu veya Tarihçilik Mesleği, s. 171
Bibliyografya
  • BLOCH, Marc, Tarihin Savunusu veya Tarihçilik Mesleği, (nşr. Ali Berktay), İletişim Yayınları, İstanbul 2015.
Paylaş:
Yorumlar Bu içerikle ilgili fikirlerini hemen diğer kullanıcılarla paylaş.

Şanslı Hissediyorum