Sayfa yükleniyor, lütfen bekleyiniz.
Tarih Metodolojisi Ali Demir 16 Eylül 2017

Tarih Yazıcılığı

Tarihte belli başlı yazım tarzları mevcuttur. Bunlar, tarihin gelişimiyle birlikte safhalar halinde ortaya çıkmıştır. Önce insanla ilgili olaylar yalnızca hikaye edilmiş, sonra bunlardan toplumsal yarar sağlamak için yararlanılmış, daha sonra da bilimsel tarih anlayışına ulaşılmıştır. İlk olarak rivayetçi (hikayeci) tarih, ardından pragmatik (öğretici) tarih ve en son olarak araştırıcı (genetik) tarih olarak, bilimsel tarihçilik ortaya çıkmıştır.[1] 

Buna referant, narratif, hikayeci, nakilci tarihçilik gibi adlar da verebiliriz. Bu tarzlarda tarihçiler yalnız olayları aktarmakla yetinmezler. Hadiseler ne kadar milli olursa olsun, bunlar hakkında hiçbir tenkide, muhakemeye girişmez; olaylar arasındaki bağları tespite çalışmaz, sistemleştirmez; yani tarihi manalandırmaya gayret etmez. Bu çeşit eserlerde “rivayet odur ki…, denilir ki…” diye hadiseler aktarılır. Olaylar arasında sebep-sonuç bağı kurmak, irtibat tertip etmek hiç akla gelmez. Bu sebeple masaldan ancak yer ve zaman belirtildiği için ayrılır. Bu tarihten ziyade hikayecilik gibi görülüyor.

Bu tarz tarihçilik bütün milletlerde ilk evredir. Tarihçiliğin en iptidaisi ve en manasızıdır. Tetkikçilerin ifadesine göre bazı tarihi olaylar kısmen efsaneleşmiş vaziyette ve halkın heyecanla takip ettiği kahramanlık hikayeleri şeklinde ağızdan ağza söylenen tarzda idi. Sonra bir devir geldi bu hikayeler manzum olarak söylenmeye başlandı. İşte bu ya efsanevi, yarı hakikat olan hadiselerin ozanların, ağzından söylenmesi şekline “epos” yani destan denilir. Bu devir eski Greklerde Homeros’la en yüksek çağını bulmuştur. Homeros’un iki eseri vardır. İliada ve Odisseus; bunlar eski Grek destani devrinin hatıralarını taşırlar zamanın akışı içinde bir üçüncü devre gelmiş, bu zamanda eserler nesre çevrilmiştir. İşte bu, tarihçiliğe doğru ilk adımdır. Burada efsaneden ziyade bir hakikatin kaleme alınması mevzu bahistir. Bu devreyi de en iyi şekilde Herodot karakterize etmektedir. Masaldan tarihe doğru gelişmenin ilk mümessili, bu sebeple tarihçilerin babası denilen Herodotos, Grek-Pers savaşlarını ele almış, bunu birçok masal unsuru ile süsleyip anlatmıştır. Gerçi kendisi Grekleri ve Persleri yakından tanıyordu. Üstelik birçok resmi vesikaları görmüş, bunlar eserinde de kullanmıştır. Ancak hadiseler arasındaki bağ önem vermeyerek sadece nakletmekle iktifa etmiştir. Nakilci tarihçilik sonraları Roma’da orta çağ Avrupa’sında birçok mahsuller verdi. Kronikler, vakayinameler nakilci tarihçiliğin örneklerindendir. Keza kilise tarihleri de böyledir ve bu tarz, uzun müddet devam etmiştir. İslam dünyasında bunun ömrü daha uzun olmuştur. En kudretli İslam tarihçileri Taberi, İbnü’l-Esîr bu nakilci tarzda mensupturlar. Bu tarihçiler gerçi verdikleri bilgileri senede yani vesikaya dayandırırlar; lakin hadiseler hiçbir şekilde sistemleştirilip manalandırılmamıştır. Bunlar kolaylık olsun diye hadiseleri tarih sırasıyla yıl yıl nakletmişlerdir. Bunlara aynı zamanda Vakayiname/kronik de denir. Olaylar arasında sebep-netice bağı kurulmamış, muhakeme edilmemiş, sadece bir olayın vuku haberi verilmiştir. Çok zayıf olan bu tarihçilik, doğuda hala devam etmektedir. Bu tarihler sıkı bir tenkit süzgecinden geçirildikten sonra kullanılır. Zira bunlar hadiseler arasında irtibat kurmaz, muhakeme etmez, zaman-mekanı kesin göstermez, olayları tenkit etmez. Bu itibarla bunların verdikleri bilgiler cansız, ruhsuz ve manasızdır.

Pragmatik (Öğretici) Tarih Yazıcılığı

Hikayeci tarihçiliğin daha Milat’tan önceki yıllarda, yukarıda zikredilen büyük eksikliği sezilmiş, yeni bir tarz, öğretici yani pragmatik tarihçilik meydana çıkmıştır. Bu tarzda geçmişin olaylarından istikbal için faydalar çıkarmak gayesi güldürür. Mazinin insanlık için ibret teşkil edecek iyi veya kötü halleri sırf cemiyeti terbiye, yani fayda bakımından tetkik edilip öğretilir; tarihi hadiselerden bugünkü şartlara uygun şekilde ahlaki ve siyasi hükümler çıkarılır. Beşerî gibi görünen bu tip tarihçilikte asıl gaye millidir ve cemiyeti ahlaken yükseltmek gayesini güder. Pragmatik tarihçilik çok eski olup, kurucusu da eski Grek tarihçisi Thukydides’tir. Bu zat, M.Ö.431 404 arasında cereyan eden ve Atina’nın mahvına sebep olan Peleponnes Savaşları’nın tarihini yazmıştır. Bu eser tarihi değerinden başka hem edebi yönden hem de tarihçiliğe ait nazari ve felsefi fikirler ileri sürmek bakımdan önemlidir. Kısacası bu tür tarihçiliğin ilk müellifi ve onun teorisini de ilk vaz ‘edendir. Müellif, bu savaşların bizzat içinde bulunduğu için bu eser birinci dereceden bir kaynak olup bu özelliğinden dolayı birçokları bunu ilk tarihçi kabul ederler. Tabii bu bakış açısı, pragmatik bakışlardır. Thukydides tarihe birkaç yenilik getirmiştir: tarihi hadiselerin aydınlatılmasında yer ve zaman kesin şekilde gösterilmiştir. Peleponnes Savaşları’nda, zaman kendi zamanı, mekan Atina ve Isparta’dır. İkinci olarak maksat ve gayesini tespit etmiştir. Ona göre tarihin gayesi, hikaye ve masal nakletmek değil, siyasi olayları tespit etmektir. Thukydides’e göre tarihi yapan iki ana kuvvet; para ve ordu olan maddi kuvvetler yanında, akıl ve irade olan manevi etkenlerde vardır. İşte Thukydides, Atina-Isparta Savaşları sırasında Atina’nın perişanlığını görmüş, yıkılmış bir memleketin nasıl imar edileceği, Atina’nın bir daha böyle bir felakete uğramaması için gerekli tavsiyelerde bulunmuştur. Thukydides’in çığırından sonraki Grek ve Roma tarihçileri de devam ettirir Polybios ve germen tarihçisi Tacitus da bu tarz tarih yazmışlardır.

Bu tarihin gayesi önce insanlığa, sonrada mensup oldukları milletlere iyi örnekler vermektir. Burada umumiyetle milletleri yükselten şahsiyetler ön plana alındığından bu tarz tarihçilik tedricen bir büyük adamlar tarihi şekline girmiştir. Gaye millete fayda olduğundan büyük şahsiyetler çoğu kere idealleştirilir, renklendirilir ve mübalağalandırılır. Bu itibarla bu tarz tarihçilikte büyük adamlar tarihine doğru bir yönelme oldu. Plutarkhos, eski Grek ve Roma’nın meşhur adamlarını bu açıdan yazmıştır. Machiavelli, Prince adlı eserinde Thukydides’in gayesini gütmüş, hükümdarların nasıl olmaları gerektiğini anlatmıştır. Kahramanlar adlı eseri de bu tarzın güzel bir örneğidir. İslam alemine en büyük örnek şahsiyet Hazreti Peygamber olduğundan onun hayatını anlatan “Siyer” kitapları çoktur. Ayrıca yine örnek şahsiyetler olarak evliya hayatlarını anlatan “menakıpname” ler bu tarzın numuneleridir. Bilhassa Tanzimat’tan sonra Türkiye arasında da pragmatik tarz gelmiştir. Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” si bir Ziya Gökalp’in Alageyik şiiri hatta Atatürk’ün “Nutku” bu nevidendir.

Bilhassa milletlerin hamleye ihtiyaçları olduğu devirlerde ortaya çıkan pragmatik usulün birçok faydaları yanında başlıca iki mahsuru da vardır. Evvela belirli bir toplumun yükselmesini hedef tuttuğu için geçmişin birçok hadiselerini bırakıp lüzumlu olanları seçiyor. Halbuki tarihi hadiseler birbirine bağlı olup, bunlar akıp giden bir oluşun içindedirler. Her milletin tarihinde parlak zamanlar olduğu gibi, felaketli senelerde vardır. İşte bir bilim olarak tarihin, bu gerçekleri ortaya çıkarması gerektiği halde, pragmatik tarihçilik, yer yer gerçekleri kenara itmekte, bazı hadiseleri seçmektedir. İkinci nokta bu seçme işlerinde, asıl büyük rolün tarihçilere düştüğüdür. Burada tarihçinin sempatisi, sezgisi, hissi durumu mevzubahis olup, olaylarda böylece tasvir edilmektedir. Halbuki tarihçinin hadiseler ve gerçekler karşısında tutumunu değiştirmesi beklenemez. Bu tarz tarihçilikte gerçekler yer yer ihmal edilmekle beraber bu nevi tarihi tamamen bir masal da değildir. Bu mahzurlarına rağmen pragmatik tarihçilik gelecekte de devam edecektir. Zira birçok ihtiyaçlara cevap vermektedir. Hatta denilebilir ki yukarıda sayılan mahzurları olması en şayanı tercih tarzlarından birisi bu nevi tarihçilik olacaktır.

Araştırıcı (Genetik) Tarih Yazıcılığı

Bizim esas gayemiz bu tarihçilik olup, olayların nasıl olduğunu araştıran iki tarz tarihçinin yanında “neden böyle oldu?” sorusuna da cevap araştırmaktır. Genetik tarihçiliğin gayesi beşerî hayatın gelişme sahalarını sebep-sonuçlarıyla birlikte ortaya koymaktır. Modern tarih yazımını teşkil eden genetik tarz, tarihçilikte son safhayı teşkil eder. Bernheim’e göre tarih bilgisi, XIX. yüzyıl ortalarında bu araştırıcı safhaya girmekle ilim olmuştur. Araştırıcı tarih sistemine giriş, insan dimağının ulaştığı en büyük başarılardan birisidir. Bu nev’e temel teşkil eden üç prensip vardır:

A. İnsanlar mahiyet bakımdan birdirler ve aynı varlığa sahiptirler. Bir başka değişle insanlar mahiyet ve varlık olarak birbirine aynıdır. Dışarıdan görülen vasıfların hiçbir önemi yoktur. İnsanlar dil, renk, boy ve şekilleri ne olursa olsun maliyet olarak aynıdırlar. İnsanlar böyle oldukları için bunların tekamülleri de aynı şekilde olmaktadır. Şu halde insanların beraber gelişmeleri ve tekamülü sonunda meydana gelen kültür de müşterektir. Kültür insan cemiyetlerinin müşterek malı ise, dünyanın neresinde olursa olsun, insan topluluklarının tarihin meydana gelişinde az veya çok, uzun veya kısa bir tesiri vardır. Bu bilhassa devrimiz tarih felsefecisi ve tarihçisi Toynbee’nin temel düşüncesidir.

İnsanlar arasında tefrik kabul etmeyen bu fikir XIX. yüzyılda ortaya çıkmıştır. İlk çağda kendi dışındaki kavimleri “barbar” addeden Grek veya Roma dünyasında bu fikir yoktur. Onlara göre yabancılar yani “barbarlar” cahil mahluklardır ve dolayısıyla bunların beşerî davalar ve kültür meselelerinde herhangi bir rol oynama kabiliyetleri de yoktur. Büyük tek tanrılı dinler de bir insan tasavvur ederlerse de bunlarda da yine bütün insanları şamil bir düşünce yoktur. İslamiyet veya Hristiyanlık bütün fertlerin müsavi olduğunu söyleselerde bundan kendi dinlerinde olmayanlar hariç tutulmuşlardır. Dinlere göre bütün insanlar Allah tarafından yaratılmışlardır ve birbirlerinden farksızdırlar. Üstelik tek insandan ürediklerinden birbirlerinin kardeşleridir de. İnsanlar kıyamette eşit olarak muamele görecektir ancak bütün bu saydıklarımız sadece o dindeki insanlar için caridir. Kendi dinlerinde olmayanlar “kafir”dirler; bunların asıl medeni ve kültürel hayatta tek rolü yoktur. İşte bu gibi hususlarla anlaşılıyor ki, insanlar arasında fark kabul etmeyen düşünce, ancak XIX. yüzyılda ortaya çıkıp gelişebilmiştir.

B. Bütün beşeri olaylarda mütemadi bir akış, oluş ve değişme vardır. Bu itibarla hiçbir tarihi olay, bir başkasına benzemez. Genetik tarihçilik bu açıdan her tarihi olaya ayrı bir ehemmiyet verir.

C. İnsanların hal ve fiillerinden karşılıklı bağlantı ve tesirler bulunur. Karşılıklı rabıta ve tesirlerin mevcudiyetini dikkate almak, vakaların tek başlarına değil, içtimai, iktisadi, dini ve sahalardaki hareket ve değişmelerle birlikte kül halinde meydana geldiğini; tarihi hadiseleri mücerret mütalaa etmenin imkansızlığını, bunun mutlaka diğer sosyal olaylarla aynı zamanda eşit kıymette ele alınması gerektiğini kabul etmek demektir. Bir tarihi olay içinde birçok tarihi hadiseler olup, bunların hepsi birbirine bağlıdır. Siyasi olaylar sosyal, iktisadi duruma, sanat ve edebiyat üzerine birtakım tesirler husule getirdiği gibi, sosyal olaylar ve iktisadi krizlerin birçok tarihi hadiselere sebep oldu birer vakadır. Orta çağların büyük Türk göçlerinin ana sebebi, meraların yetersizliği, yani iktisadi bir sebep idi. Bunlar gibi bir cemiyette sanat ve ilim de aynı zamanda siyasi hareketlere paralel olarak gelişir veya durur. Keza herhangi bir tarihi hadise de ayrıca iklim, toprak ve coğrafyanın da tesirleri olabilir.

Dipnot
  1. Yaşar Çağlayan, Tarih Öğrenimine Giriş, s.9-10
Bibliyografya
  • ÇAĞLAYAN, Yaşar, Tarih Öğrenimine Başlangıç, Mektupla Öğretim Yayınları, Ankara 1975
  • KAFESOĞLU, İbrahim, Tarih Metodolojisi Ders Notları.
Kaynak: İbrahim KAFESOĞLU, Tarih Metodolojisi Ders Notları, s.24-28
Paylaş:
Yorumlar İçeriğe yorum yapılmamış. 😍 İlk yorum yapan siz olun.

Haçlı Seferleri