Tarih Metodolojisi Ali Demir 7 Ekim 2017 10:10 Son Güncellme:

Tarih İle Ahlâk Arasındaki İlişki

Bu konu oldukça karmaşık bir konudur. Biz bu konuya dair açıklamalarda bulunurken Edward Hallett Carr’ın düşünce ve yazılarını kullanacağız. Carr, tarih ve ahlâk ilişkisi konusunu anlatmaya şöyle başlıyor:

“Bugün, tarihçiden tarihinde geçen kişilerin özel hayatları üstüne ahlaki yargılarda bulunmasının istenilmediğini söylemek bile gerekmez. Tarihçiyle ahlakçının bakış açıları aynı değildir. VIII. Henry belki kötü bir koca, ama iyi bir Kral idi. Fakat tarihçi onunla ilk niteliği bakımından, ancak tarihi olayları etkilediği ölçüde ilgilidir. Eğer onun ahlaki kusurları kamu işlerinde, II. Henry’ninkiler kadar az etkili olsaydı, tarihçinin bunlarla ilgilenmesi hiç gerekmezdi. Bu, kusurlar için olduğu kadar erdemler için de geçerli bir kuraldır. Pasteur ile Einstein’ın özel hayatında örnek, hatta evliyâ denecek kadar iyi insanlar olduğu söylenir. Fakat, tutalım ki sadakatsiz kocalar, zalim babalar ve meslektaşlarına karşı kötü davranan insanlar olsalardı, tarihe adlarını yazdıran başarılan küçülür müydü? Tarihçi her şeyden önce bunlara bakar.”[1] Evet tarih ve tarihçi kişinin ahlaki yönlerini değil yaptıklarını inceler. Tarih ancak şu durumda ahlakla ilgilenir. Eğer olayların oluşum sürecinde bu ahlaki yargıların bir rolü söz konusu ise tarih o zaman bunlarla ilgilenir, çünkü eğer ilgilenmezse olayı çözemez ve sebebini öğrenemez. Ancak burada şunu söylemek istiyoruz. Biz bu durumun böyle olduğunu düşünmemekteyiz. Niye? Şöyle ki her insanın belli başlı değer yargıları ve uyduğu bazı kurallar vardır. Tarihide insanlar yaptığına göre biz tarihi incelerken nasıl olurda ahlâk konusunu işin işine katmayız. Bu yorumu veya düşünceyi yazarken şundan bahsetmiyoruz, insanları yargılamak değil, bizim anlatmaya çalıştığımız bir tarihi olayda bu rolleri olan kişilerin ahlaki değerlerinin de incelenmesidir. Eğer bu yapılmaz ise bizim kanaatimizce olay aydınlatılamaz ve anlaşılamaz. Aslında biz bu konuyla ilgili çok şey söyleyebiliriz, ancak konuyu dağıtmamak için burada bitirmek istiyoruz. Carr açıklama ve örneklendirmelerine şöyle devam ediyor:

“Daha ciddi bir bulanıklık, kamusal eylemler üstüne ahlâk yargıları sorunundan çıkmaktadır. Oyunun önemli kişileri üstüne ahlâk yargılarında bulunmasının tarihçinin görevi olduğu inancı uzun bir geçmişe dayanır. Fakat, bu hiçbir zaman gerek dönemin ahlakileştirme eğilimleri ve gerekse sınırsız bireycilik kültüyle pekiştirildiği 19. yüzyıl İngiltere’sindekinden daha kuvvetli olmamıştır. Rosebury, İngiliz halkının en çok Napolyon’un “iyi bir adam” olup olmadığını bilmek istediğine değinir. Acton, Creighton ile yazışmalarında, “Ahlaki ilkelerin bükülmezliği, Tarih’in otoritesinin, değerinin ve yararının gizidir” demiş ve kendisinin tarihi “anlaşmazlıklarda bir hakem, amaçsız gezinenlere bir yol gösterici, yeryüzü güçlerinin ve dinin kendisinin, durmadan batırmaya yöneldiği ahlâk sancağını dik tutacak kuvvet” haline getirdiğini ileri sürmüştü. Bu, tarih adına tarihçiye tarihi olaylarda yer alan kişiler üstüne ahlâk yargıları verme zorunluluğunu yükleyen ve hakkını veren, Acton’un, bir tür tarih üstü güç olarak tarihi olguların nesnellik ve üstünlüğü hakkındaki neredeyse mistik inancına dayanan bir görüştür. Bu tutum, umulmadık biçimlerde bazen hâlâ yeniden belirmektedir. Profesör Toynbee, Mussolini’nin l935’te Habeşistan’ı işgalini “bile bile işlenmiş kişisel bir günah” olarak tanımlamıştır.”[2] 

Tarihçinin yargıç olmadığına dair Carr’ın bu örneklerinin yanına yine bu konuyla ilgili başka yazarlardan da örnekler vermek istiyoruz. Enzo Traverso bu konuyla ilgili olarak:

“Tarihin bellekle arasında oluşturduğu karmaşık ilişkiye, her ikisinin hakikat ve adalet kavramlarıyla kurdukları ilişki dahildir. Günümüzde giderek büyüyen tarihin adli okuması ve belleğin adilleştirilmesi eğitimiyle birlikte bu bağ giderek daha da sorunlu bir hal alır. Yirminci yüzyılı bir şiddet çağı olarak algılayışımız artık bizi tarih bilincimizin odağını oluşturduğundan, genellikle tarih yazımında ceza hukukundan alınma analitik kategorilerle çalışıyoruz. Tarihin aktörleri böylelikle, giderek daha sık olarak, infazcı, kurban ve tanık rolüne indirgenmektedir. Bu eğilimi açıklayan en bildik örnekler Daniel J. Goldhagen ile Stéphane Courtois’dir. Birincisi modern Almanya’nın tarihini bir infazcılar cemaatinin oluşum süreci olarak yorumladı. Tarihçi giysilerini çıkarıp savcı giysilerini giyen ikincisi, komünizm tarihini kriminal bir girişimin atılımına indirgedi.”[3] 

Tüm bu örneklendirmeler ve açıklamalardan sonra, kanaatimizi söyleyecek olursak: Tarih ve ahlâk iç içedir ve daima birbirleriyle diyalog içinde olacaklardır.

Dipnot
  1. E. Hallett Carr, Tarih Nedir?, s. 86
  2. E. Hallett Carr, Tarih Nedir?, s. 87
  3. Enzo Traverso, Geçmişi Kullanma Kılavuzu, s. 63
Bibliyografya
  • CARR, E. Hallett, Tarih Nedir?, (nşr. Misket G. Gürtürk), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.
  • TRAVERSO, Enzo, Geçmişi Kullanma Kılavuzu, (nşr. Işık Ergüden), Versus Kitap, İstanbul 2009.
Paylaş:
Yorumlar Bu içerikle ilgili fikirlerini hemen diğer kullanıcılarla paylaş.

Şanslı Hissediyorum