Sayfa yükleniyor, lütfen bekleyiniz.
Dünya Tarihi Ali Demir 31 Ekim 2018

Haçlı Seferleri

Haçlı Seferleri, 1096-1291 yılları arasında Batı Dünyası’nın belli aralıklarla Doğu’ya yaptığı seferlerdir. Bu seferler gerek İslâm Tarihi açısından gerek Türk Tarihi açısından gerekse Dünya Tarihi açısından oldukça önemli bir yer teşkil eder. Haçlı seferlerini anlatmaya başlamadan önce, haçlı seferleri düşüncesinin nasıl ve hangi sebeplerle ortaya çıktığı, haçlıların kimliği, “haçlı” isminin nereden geldiği ve bu ismi onlara kimin verdiği gibi kavramların açıklanması gerekmektedir. Bu kavramların iyi anlaşılması konunun daha iyi kavranmasında etkili olacaktır.

Genel bir tabir kullanacak olursak haçlılar, Avrupalı Katolik Hristiyanlardan müteşekkil bir topluluktur. Bu topluluk içinde Alman, Fransız, İtalyan gibi Avrupa milletleri bulunmaktadır. Elbette bu topluluğun başında papalık bulunmaktadır. “Haçlılar” ismiyle adlandırılmalarının sebebi ise seferlere katılanların giysilerinin üzerinde haç işareti bulunmasıdır. Bunun yanında seferlerin en temel sebeplerden biride Hz. İsâ’nın haçını ele geçirmek olduğundan bu arzu seferlerde o kadar etkili olmuştur ki seferlere “haçlı seferleri (expeditio crucis)”, XII. yüzyıldan itibaren savaşlara katılan gruplara da “haç ile işaretlenen (crucesignati)” adı verilmiştir. Bugün batıda haçlılar karşılığında kullanılan “crusaders”, “croisades” kelimeleri bu ikinci kelimeden türemiştir.[1] Dönemin Müslüman Tarihçileri onları “franklar” diye adlandırmıştır. Osmanlılar ise Fransızca “croisades” kelimesinin karşılığı olarak “Ehl-i Salîb” tabirini kullanmışlardır.[2] 

Haçlı Seferleri Öncesi Doğu Ve Batı’nın Sosyal, Siyasal Ve Ekonomik Durumu

Haçlı Seferleri düşüncesinin doğuşunu anlayabilmek için dönemin doğu ve batı uygarlıklarındaki sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmeler ve devletlerin içinde bulundukları durumları iyi analiz etmek gerekir. Şimdi bunlara değinelim.

Dönemin Avrupası’nı Işın Demirkent şöyle aktarıyor; “O devirde Karolenjiyen Devleti’nin gücü parçalanmış, gerçek otorite kralın kontrolünden çıkarak her eyalette ileri gelen bir kişinin eline geçmişti. Ayrıca savaş için geliştirilmiş bir toplumun artık fonksiyonu kalmadığından bu saldırganlık içe dönmüş ve birçok eyalet daha da küçük parçalara bölünmüştü. Şövalyeler çevrede terör estirmekteydiler. Eyalet hükumetlerinin kontrol altına alamadığı bu şiddet tek otorite haline gelmiş, XI. yüzyılın ilk yarısında daha da artmıştı. Kilisenin bu şiddete karşı tepkisi önce barışçı olmuş ve “Tanrı barışı” çağrısı ile şiddet hareketlerini önlemeye çalışmıştı. Fakat bu çaba savaşçılara ve şövalyelere pek tesir etmemişti. Aynı dönemde Cluny merkezinin başlattığı reform hareketi de gelişiyordu. Reformcular, özellikle de Cluny fikirleriyle bağlantılı olan Papa II. Urbanus, laik (kilise dışı) dünya ile köprü kurup bu fikirleri herkese aşılamaya çalışıyordu. Reform hareketinin toplumda canlandırdığı Kudüs sevgisi yavaş yavaş bir tutkuya dönüşmekteydi. Bu tutkuyu eyleme geçirmek pekâlâ mümkün olabilirdi. Vâizler, inançlı kişilerin İncil’e bağlılıklarını ele alarak toplumu bölen saldırganlığın başka bir yöne kanalize edilebileceğini ve insanların enerjilerinin kilise uğruna harcanabileceğini söylüyorlar, halkın anlayabileceği şekilde Hristiyan mesajını vermek için İncil’den aldıkları kahramanlık ve savaş hikâyeleri sayesinde dinî duyguları harekete geçirmeye çalışıyorlardı. Bu gayretler sonucunda şiddet XI. yüzyılın ikinci yarısında belli bir oranda azalmıştı. Asiller ve şövalyeler arasında ise daha güçlü bir inanç göze çarpıyordu.”[3] Görüldüğü gibi Avrupa’da şiddet ve bölünme hat safhadaydı. Kilise ise bu şiddet birikimini kendi aralarında değil de başka güçlere karşı kullanma fikriyle halk üstünde tesir etti.

Doğu’daki gelişmeler ise şu şekildeydi; Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırları Bizans’ın sınırlarına dayanmıştı. Selçukluların batıya akınları, Bizans’ın doğu sınırı için tehdit oluşturmaktaydı. Büyük Selçuklu Devleti’nin kudretli hükümdarlarından Sultan Alp-Arslan, 1064 yılında Bizans’a ait olan Ani Kalesini fethetti. Bu fetih batı dünyasında çok büyük bir tedirginliğe sebep oldu. Çünkü Ani Bölgesi Hristiyanlığın doğuda en uç, en geniş, en gelişmiş bölgesi olup doğudaki Ortodoks kalkanının ana merkezi konumundadır. Tarihler 1071’i gösterdiğinde Selçuklular ve Bizans arasında yaşanan Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Selçuklular galip gelmiş ve Türklere Anadolu’nun kapıları açılmıştır. Bu zaferle birlikte Türkler, çok kısa bir süre içerisinde Marmara ve Ege Bölgelerine kadar uzanan coğrafyalara yayılacaktı. 1074 yılına gelindiğinde Bizans imparatoru VII. Mihail, papalık aracılığı ile Avrupa’dan paralı asker talebinde bulundu. Zaten Bizans İmparatorluğu’nun Türk ilerleyişini durduramamasından endişe duymakta olan papalık, bu teklife olumlu yaklaştı. Ancak yardım gerçekleşemedi. Malazgirt Zaferi’nin ardından Türkler, Anadolu’daki ilerleyişine devam etti ve çok geçmeden Süleyman Şah önderliğinde İznik başkentli bir devlet kurdu. Böylece Büyük Selçuklu Devleti’nin Anadolu kolu olan Anadolu Selçuklu Devleti, tarihte yerini alacaktı. Bizans ise içindeki karışıklıklar sebebiyle bu ilerleyişe müdahale edememekteydi. Süleyman Şah, 1085 yılında Bizans’ın önemli merkezlerinden biri olan Antakya’yı fethedince durum daha ciddi bir hal alacaktı. Bunların yanında Bizans, bir tek doğuda problem yaşamıyordu. 1081 yılında Norman reisi Robert Guiskard ve oğlu Bohemond Balkanlarda ilerlemeye başlamış ve Bizans bu ilerlemeye de karşı koymak durumunda kalmıştı. Böylece imparatorluk hem doğu da hem de batıda oldukça zor bir durumla karşı karşıya kalmıştı. Bizans artık yok olma tehdidiyle karşı karşıyaydı. Fakat 1085 yılında Robert Guiskard’ın, 1086’da Süleyman Şah’ın ölümü, Bizans’ı bu zor durumdan kurtardı ve imparatorluk varlığını korumayı başardı. Süleyman Şah’ın ölümü Anadolu’daki Türk Birliği’nin bozulmasına yol açtı. Karışıklıklar devam ederken 1092’de Büyük Selçuklu Sultanı Melik Şah’ın ölümü Türk Dünyası’nı daha da zor bir duruma soktu. Bizans ise Türklerin bu zor durumundan faydalanmasını bilecekti. Dünya, yukarıda anlatılan durumlar çerçevesinde yeni bir döneme kapı aralıyordu.

Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu

Hristiyan Dünyası, 1054 yılında Doğu (İstanbul Patrikliği) ve Batı Hristiyanlığı (Roma Kilisesi) olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Bu ayrılığın temelleri 7. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Daha o dönemde iki taraf arasında beliren dogmatik anlaşmazlıklar zaman zaman gösterilen anlaşma çabalarına rağmen iki kiliseyi yıllar geçtikçe birbirinden tamamen uzaklaştırmış bulunuyordu. Bunun sonucunda ise, tarihi akışın zorunlu hale getirdiği, Schisma (Ayrılma) terimiyle ifade edilen, iki kilise arasındaki kesin ayrılık 1054 yılında gerçekleşti. Artık iki rakip kilise için kendi iddiasını karşı tarafa kabul ettirmek yani Hristiyan Dünyasının tek temsilcisi, tek başkanı olma arzusu en önemli amaçtı.

Yukarıda bahsettiğimiz XI. yüzyılın ikinci yarısında Bizans’ın yani doğu Hristiyanlığı’nın içine düşmüş olduğu zor durum, Roma Kilisesi’ni amacına ulaştırabilecek bir fırsattı. Tam da bu sırada Bizans İmparatoru I. Alexios Komnenos, o sıra papalık konumunda bulunan papa II. Urbanus’tan Türklere karşı paralı asker gönderme talebinde bulundu. İmparatorun ruhsal durumu, gönderdiği mektupta açıkça görünmektedir; “Hristiyanların en kutsal imparatorluğu Peçenekler ve Türkler tarafından ağır şekilde sıkıştırılmaktadır. Biz, bu putperestlerin boyunduruğunda olmaktansa, siz Latinlerin yönetimi altında olmayı tercih ediyoruz”.[4] Bu teklif Roma Kilisesi’nin amacına tam olarak uymaktaydı. Bizans, askeri bakımdan gücünü çok yitirmişti. Batı, rahatça Bizans’ın yerini alabilir, İstanbul patrikliğine boyun eğdirebilir ve aynı zamanda yüzyıllardan beri bütün Akdeniz çevresine hâkim bulunan İslam’ın gücünü kırıp, özellikle yarım asırdan beri Anadolu’ya yerleşmekte olan Türkleri buradan söküp atarak bu topraklara bizzat sahip olabilirdi.

Papa II. Urbanus, bu teklife olumlu yaklaştı. Fakat amacı paralı asker göndermek değildi. Bunun yerine batının askerlerinin, topraksız köylülerinin, açlık içinde olanların oluşturduğu bir ordu kurarak doğuya göndermenin daha doğru bir tercih olduğu kanaatindeydi. İşte Haçlı Seferleri fikri bu şekilde ortaya çıkmıştı.

Haçlı Seferlerinin Sebepleri

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Haçlı Seferleri başlamadan önce Avrupa’da yıllardan beri devam eden açlık, yoksulluk ve topraksızlık sıkıntıları yaşanmaktaydı. Bu sıkıntılar bölgede kargaşalara sebep olmaktaydı. Şövalyeler her yerde terör estirmekteydi. Aynı zamanda ücretli askerlik anlayışı, savaşçı ve kolonizatör bir taşma hareketi Avrupa’da yayılıyordu. Kilise ise bu savaşçı ve kargaşa çıkaran toplulukları başka yönde kullanma amacı gütmekteydi. İşte tam bu sırada Bizans’ın içine düştüğü zor durum ve Avrupa’dan yardım istemesi papalığın istediği fırsatın eline geçmesini sağladı. Böylece papalık, Batı’nın kavgacı şövalyelerini, topraksız köylülerini, aç ve sefalet içinde yaşayan herkesi, para ve toprak sahibi olacakları düşüncesini aşılayarak zengin Doğu’ya büyük bir askeri sefer düzenlemeye teşvik edecekti. Fakat bu kadar büyük bir topluluğu böyle bir sefere hazırlamak ve göndermek için bu vaatler yeterli değildi. Bunu başarmak için daha iyi bir sebep gerekliydi. Öyleyse sefer için yapılacak çağrıda dini motifler ön planda olmalıydı. Yani itici bir güç, bir kılıf gerekliydi. Bu kılıf dini motiflerle hazırlanacaktır. Peki nedir bu dini motifler. Şimdi bunları inceleyelim.

Haçlı Seferleri çağrısı “Kutsal Toprakları kurtarma, Doğu’yu kurtarma yani Kudüs’ü kurtarma” sloganıyla başlayacaktır. Yapılacak olan seferin Hac yolculuğu olduğu, İsa aşkına ve din uğruna sefere çıkılması gerektiği vurgulandı. İşte bu şekilde yapılacak olan sefer dini bir vazife şekline sokulmuş oldu. Diğer dini sebepler ise şu şekildedir;

  • Seferlere katılanların günahlarının affolunacağı,
  • Doğu’daki din kardeşlerini Türkler’in baskı ve zulmünden kurtarmanın çok şerefli bir görev olduğu,
  • Doğu Hristiyanlarının batıdakilerden yardım beklediği,
  • İspanya’da Müslüman Araplara karşı sürdürülen savaş gibi, Türklerle yapılacak olan bu savaşında o kadar kutsal olduğu.

Öncelikle “Kudüs’ü Kurtarma” amacından bahsedelim. Konu ile ilgili olarak dönemin ana kaynaklarından Bar Hebraus’ta Haçlı Seferlerinin başlama sebebi ile ilgili “Bu seferlerin yapılmasına sebep şudur: Türkmenler Suriye, Filistin vesaire memleketlerde hâkim olduğu zaman, Filistin’i ziyaret için gelen Hristiyanları bilhassa Roma diyarından ve İtalya’nın sair ülkelerinden gelenleri fena muamelelere uğratıyorlardı. Franklar bu yüzden asker topladılar.”[5] bilgileri yer alır. Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer tarafından fethedilmiş ve 457 yıldır aralıksız Müslümanlar’ın elinde kalmıştı. Batı Hristiyanlığı’457 yıldır bu duruma ciddi bir reaksiyon göstermemişti. Eğer sebep bu ise Avrupa neden o dönemde duruma müdahale etmemişti, o zaman da bir Haçlı Ordusu kurabilirdi. Öyle anlaşılıyor ki başka faktörler işin içine girmişti. Yani seferlerin ana hedefi Kudüs değildi. Ayrıca Kudüs, Müslümanlar tarafından fethedildiğinden beri buraya Hristiyan ve Musevilerin Hac ziyaretleri hiç kesilmemiş, aksine daha da artmıştı.

Seferin Hac yolculuğu olduğu iddiasına bakalım. II. Urbanus, sefere katılanları sadece silah taşıyan şövalyelerle yani genç ve sağlıklı kişilerle kısıtlamaya çalışıyordu. Din adamlarının, ihtiyar ve hastaların, kadın ve çocukların sefere katılmasının uygun olmayacağını söylüyordu. Oysaki Hac, o dine inanan herkesin yapması gereken bir vazifedir. Peki neden gitmeleri yasaklanıyor? Anlaşılıyor ki seferin Hac yolculuğu olduğu iddiası da gerçeği yansıtmıyor.

Din kardeşlerine Türkler tarafından işkence ve zulüm yapıldığı iddiasına bakalım. Türkler, tarihleri boyunca hükmü altında bulunan hiçbir topluluğa zulüm ve işkence yapmamıştır. Bu, belgelerle sabittir.

İşte tüm bunlar gösteriyordu ki haçlıların amacı dinî değildi. Burada din sadece böyle büyük bir kitleyi harekete geçirebilmek ve onlara savaşmak için önemli bir sebep vermek amacıyla kullanılmış bir paravandı. Burada söylemek istediğimiz, “seferin kesinlikle dini amaçla yapılmadığı” değildir. Söylemek istediğimiz dini amaçların ana hedefler olmadığıdır.

Daha önce de aktardığımız gibi Haçlı Seferleri’nin sebepleri Avrupa’nın içinde bulunduğu durumdur. Fakat tek sebep olarak bunu da gösteremeyiz. Bu kadar büyük çapta bir olayın tek sebebi olamazdı. Şimdi bu sebeplerin tamamına değinelim.

  • Avrupa 600’lü yıllardan beri Müslüman Arapların Anadolu Coğrafyasına ilerleyişine tepki göstermemişti. Çünkü Müslüman Arapların bu bölgede devamlı olamayacağını düşünmekteydi. Nitekim 1000’li yıllara gelindiğinde böyle oldu. Ancak papalık yani Roma, Türkler geldiğinde durumun böyle olmayacağının farkındaydı. Türkleri çok eskilerden, Avrupa Hun İmparatorluğu’ndan bilmekteydi. Türkler’i tanıyordu. Gerçekten de Büyük Roma İmparatorluğu Türkler’den başkasına boyun eğmemişti. Tam o zamanda papa, ülkesini Atilla’nın ayaklarına eğilerek kurtarabilmişti.[6] Buradan anlaşılıyor ki seferin en önemli sebeplerinden biri Türkleri durdurmaktı.
  • Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmek (Ekonomik)
  • Papanın nüfuzunu arttırmak (Dinî)
  • Bizansın Türkler karşısında yardım isteği (Siyasî)
  • Doğuya hâkim olma isteği (Siyasî)
  • Derebeylerin[7] feodaliteyi yayma düşünceleri (Siyasî)
  • Kralların eski gücüne kavuşma isteği (Siyasî)
  • Tüm sebepler ve gelişen olaylar çerçevesinde Haçlı seferleri başlayacaktır.

Haçlı Seferleri İçin Çağrı Ve Seferlerin Başlaması

Papa II. Urbanus, 1095 yılı sonbaharında toplanan Clermont[8] Konsilinde[9] din adamlarından ve halktan oluşan büyük bir kalabalığa hitap ederek, Haçlı Seferi çağrısı yaptı. (27 Kasım 1095) Bu çağrıda Batı Hristiyanlarına Doğu’daki din kardeşlerini Türklerin baskı ve zulmünden kurtaracak bir savaşa katılmanın, dini açıdan ne kadar şerefli bir görev olduğu mesajını verdi. Urbanus konuşmasında Türklerin hükmü altında yaşamanın korkunçluğunu vurguluyor, Türklerin İstanbul için ne derece tehlikeli olduğunu mübalağalı şekilde anlatıyor ve Doğu Hristiyanlarının Batılı kardeşlerinden yardım beklediğini söylüyordu. Düşüncesine göre, İspanya’da Müslüman Araplara karşı sürdürülen savaş ile Doğu’da Türklere karşı yapılacak mücadele eşdeğerde idi. Urbanus daha sonra bu konudaki düşüncesini “… Hristiyanları bir yerde Müslümanlardan kurtarıp, başka bir yerde yine onların mezalim ve baskısına maruz bırakmak fazilet değildir” sözleriyle ifade etmiştir.

Papanın konuşmasından kesitler ise şu şekildedir; “Doğudan kulaklarımıza zaman zaman lanetli bir ırkla ilgili kara haberler gelmektedir. Kalplerini doğru yola koymamış, ruhları Tanrıyla bütünleşmemiş olan bu ırk doğudan gelerek oradaki Hristiyan topraklarına, orada yaşayan kardeşlerimizin üzerine yağma, yangın ve ölüm illetini getirmiştir. Onların intikamını kim alacak, yaralarını kim saracak? Elbette sizler! Çünkü bütün milletler arasında bu düşmanlarınızı sindirmek için Tanrı en çok sizin ruhunuza cesaret ve vücudunuza kuvvet vermiştir. Yola çıkın artık, oyalanmayın, yola çıkın!”. Bunun yanında papa halka intikam ve öç alma duygularını aşılıyordu. Şöyle devam etti; “Babalara, oğullara, yeğenlere hitap ediyorum. Eğer birisi sizin akrabalarınızdan birini öldürse kendi kanınızdan olanın intikamını almaz mıydınız? Öyleyse Efendimizin (Hz. İsa) ve din kardeşlerinizin intikamını öncelikle almalısınız.”[10] 

Haçlı Seferleri - Clermont Konsili
Clermont Konsili – 27 Kasım 1095

Bununla beraber Papanın çağrısını duyurmak üzere Avrupa’nın dört bir tarafına vaizler gönderildi. Vaizler arasında hitabı güçlü bir keşiş bulunmaktaydı. Fransa’nın Amiens şehri yakınlarında doğmuş olan bu keşiş Pierre L’Ermite’dir. Bu keşiş yaptığı ateşli konuşmalarla ve güçlü hitabıyla halk üstünde büyük bir tesir ve coşku oluşturdu. Adı geçen kişi seferler başladığında da karşımıza çıkacaktır. Yapılan çağrının ardından sefere katılmaya karar verenlerin Haçlı yemini etmeleri ve üzerlerinde haç işareti taşımaları öngörüldü. Böylece Haçlı hareketi fiilen başlamış oldu. 15 Ağustos 1096 hareket günü ilan edildi. Sefer çağrısına Avrupa’nın birçok yerinden olumlu cevap geldi. Asiller, ordularıyla birlikte sefere katılacağını Papaya bildirdi. Toplumun her kesiminden insanlar sefere iştirak etmek için hazırlanmaya başladı ve hareket gününü beklemeye koyuldu.

Pierre L’Ermite’nin Haçlı Seferi

Papa Urbanus Haçlı Seferleri’nin başlangıcını 15 Ağustos 1096 olarak ilan etmişti. Ancak yukarıda bahsettiğimiz keşiş Pierre L’Ermite’nin ateşli konuşmalara sonucu etrafında biriken kalabalık bir an önce Doğu’ya gitmek için sabırsızlanıyordu. Durum böyle olunca keşiş Pierre L’Ermite’nin birlikleri onun öncülüğünde 15 Ağustos’tan önce yola çıktı. Bu ordu 20 Mayıs’ta Köln’den hareket etti. Adı geçen birlikler çoğunluğu Fransızlardan oluşan sayıları 20.000 bulan birliklerdi. Ordu doğuya doğru ilerlerken geçtiği her toprakta yağma ve işkencelere sebep oldu. Orduyu disiplin altına almak imkansızdı. Anadolu’ya ilerlerken geçtikleri Macar ve Bizans topraklarında yağmalar yaparak ordunun ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Bizanslılar, orduların bu kadar erken gelmelerini beklemedikleri için şaşkınlık içindeydiler. Çünkü ordu, Bizans için de tehdit oluşturuyordu. Düzensiz birlikler, 1 Ağustos 1096 yılında İstanbul’a ulaştı.

Haçlı Seferleri - Keşiş Pierre L'Ermite
Pierre L’Ermite

Ordunun şehirde büyük bir tehlike arz ettiğini bilindiği için, şehre girmelerine izin verilmedi. Şehrin dışında kamplar kuruldu. İmparator, gelen birliklerin Türklerle savaşabilecek bir durumu olmadığını gördü ve onlara diğer birlikleri beklemelerini tavsiye etti. Ancak gözü dönmüş bu birliği zapt etmek mümkün değildi. Bu durum karşısında 6 Ağustos günü ordu şehrin içine alınmadan Anadolu yakasına geçirildi. Burada da yağma ve cinayetlerine devam eden birlikler Anadolu topraklarına yöneldi. Anadolu Selçuklu Sultanı I.Kılıçarslan, haçlıların geldiğini haber aldı. Ancak, Norman askerlerinden oluşan orduyu pek önemsemedi. Çünkü Türkler, Anadolu’da Normanları bazen düşman, bazen de iş ortağı olarak uzun süredir tanıyorlardı.[11] 21 Ekim’de 20.000 Haçlı Askeri Kibotos’dan İznik’e doğru hareket etti. Kısa bir süre sonra yolun ormanlarla kaplı Drakon Vadisi’nde Türkler tarafından pusuya düşürüldüler. Ormanların derinliklerinden gelen oklar yağmur gibi Haçlıların üstüne yağıyordu. Birlikler birdenbire yapılan saldırı karşında paniğe kapılıp kaçmaya başladılar. Çoğu Türkler tarafından öldürüldü. Geriye kalanlar ise karargâha kaçtı. Böylece “Halkın Seferi” olarak da bilinen Pierre L’Ermite ve adamlarının Haçlı Seferi son bulmuş oldu.

Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

1096 Ağustos’undan itibaren asıl düzenli haçlı orduları bir bir İstanbul’a gelmeye başladı. Fransa kralının kardeşi Dük Hugues de Vermandois, Aşağı Lorraine Dükü Godefroi de Bouillon, Güney İtalya’dan Robert Guiscard’ın oğlu olan Narman reisi Bohemund, Toulouse Kontu Raimond de Saint Gilles, İngiltere kralının kardeşi Robert de la Normandie, F’landre Kontu Robert ve Champagne Kontu Etienne de Blois gibi Avrupa’nın birçok ünlü asilzadesi ve şövalyesi Bizans baş şehrinde toplandı.[12] Aslında gelecek şimdiden tahmin edilebilirdi. Bu asiller buraya sadece savaşmak için mi gelmişti, yoksa buralarda gerçekleştirme istedikleri başka planları mı vardı? Bizans imparatoru da bunu anlamıştı. Artık yapabileceği bir şey de yoktu, talep ettiği yardım çağrısının böyle bir vaziyet alacağını belki de tahmin bile etmemişti. Fakat durumdan memnundu. Gelen birlikler sayesinde Türklerin gücünü kırarak geri püskürteceğini düşünmekteydi. Ne var ki gelecek Bizans içinde karanlık olacaktı.

İmparator Haçlı birliklerinin hepsinin aynı anda İstanbul’da birleşmelerinin tehlikeli olacağını düşündüğü için gelenleri hemen Anadolu’ya geçiriyordu. Geçirilen birliklerin hepsinden vassallık yemini almıştı. Tabii bu kolay olmamıştı ve direnenler vardı. Bizans, haçlıları kendi topraklarına salarken, küçük Asya da kaybettiği toprakları onların eliyle almayı düşünüyordu. Ama haçlıların önünde, doğuda bizansı işgal planları vardı.[13] Tüm Haçlılar Anadolu yakasına geçtikten sonra harekete geçti. İlk hedef Anadolu Selçuklular’ın başkenti olan İznik’ti. Ordular buraya doğru ilerledi ve İznik’i kuşattı.[14] Bu sırada Malatya’nın muhasarası ile uğraşan I. Kılıçarslan, ilk başta orduyu pek önemsememişti. Şimdiki ordunun da daha önce gelmiş olanlarla aynı akıbeti paylaşacağını düşünmekteydi. Ancak bu sefer durum farklıydı. Kaynaklarda sayıları 1.000.000 ‘a çıkan birlikler, düzenli bir ordu idi. Sultan İznik’in kuşatıldığını öğrenince derhal hareket etti. Kısa zamanda İznik önlerine ulaştı. Kuşatmayı yarmak için hareket etti ve şiddetli bir çarpışma yaşandı. Fakat başarılı olunamadı, geri çekilmek zorunda kaldı. Durum ciddi idi. İznik’in artık ele geçirilemeyeceği aşikardı. Böyle olunca Sultan, İznik’tekilere “Bundan böyle istediğinizi ter­cih ediniz.” dedi. Teslime mecbur kalan Türkler Bizanslıları tercih ediyorlardı. Hayatla­rını ve ailelerini kurtarmak şartıyla payitahtı imparatora teslim edeceklerini bildirdiler. İmparator başlıca askerleri Peçeneklerden oluşan 2000 kişilik bir ordunun kumandanı olan Tadık’ı, şehri ve Türkleri tes­lim almaya memur etti. Böylece altı hafta süren muhasara ve şiddetli savaşlardan sonra İznik 26 Haziran 1097’de Bizanslıların eline geçti. Türk­ler ve Haçlılar çok ölü vermiş; her taraf cesetlerle dolmuştu.

Haçlı Seferleri - Haçlı Asil Ve Şövalyelerinin Bizans İmparatoruna Vassallık Yemini
Haçlı Asil ve Şövalyelerinin Bizans İmparatoru Alexis Comnène’e Vassallık Yemini

İmparator Aleksios teslim olan Türklere çok iyi muamele etti ve fidye ile kurtulma­larına müsaade etti. Kılıç Arslan’ın eşi de esir­ler arasında bulunuyordu. O, İstanbul’dan sultana haber gönderiyor ve nerede buluşacaklarını soruyordu. Böylece Hristiyanlık tarihinde; 325’de, toplanan ilk Konsil ile meşhur olan ve yirmi iki yıl kadar da Selçukluların payitahtı olan İznik tekrar Bizanslılar’ın eline geçti ve Orhan Gazi’nin fethine kadar da onlarda kaldı. Sultanın hazinelerini de bizzat imparator aldı. Haçlılar zaferlerini mektuplarla Avrupa’ya bildirince bu hâdise Hristiyan dünyasında çok büyük bir sevinç yarattı. İznik’i imparatora teslim ettikten sonra nefsine itimat eden Haçlı ordusu Anadolu içlerine doğru hareket etti.[15] Kılıçarslan bu sırada Anadolu’da kuvvetlerini toplamaya başlamıştı. Türk beylerinden Danişmentli Gümüş Tegin (Emir Danişment) ve Kayseri (Kapadokya) Hâkimi Hasan Bey ile birleşerek ilerleyen haçlı ordusuna karşı harekete geçti. Bu müttefik Türk Ordusu, Eskişehir (Dorylaeum) önünde haçlı ordusu ile karşılaştı. Birkaç gün sürdüğü anlaşılan bu savaşta iki tarafta kahramanca mücadele etmişti.

Neticede Türkler üstün sayıdaki düşman karşısında çekilmek zorunda kalmışlardı (1 Temmuz 1097).[16] “Kılıç Arslan çekilince yardıma gelen 10.000 kişiye söylediği sözler onun ve Haçlı kuvvetlerinin durumunu tespit etmek bakımından çok dikkate şa­yandır. Filhakika sultan uğradığı felâket ve kırılan gururu dolayısıyla hid­detini yenemiyor ve inliyordu. Ona “Ey talihsiz! Neden korkuyorsun. Senin baban hiçbir savaştan kaçmamış idi; cesur ol, senin yardımına geldik” diyorlardı. Kılıç Arslan, içini çekerek, durumun farkında bulun­mayan bu askerlere : Siz deli misiniz, siz henüz Frankların kuvvet ve cesaretlerini görmediniz. Biz onları mağlûp ve birbirlerine bağlamayı düşünüyorduk. Fakat bu kadar sayısız, müthiş silâhlara, parıldayan mızraklara, miğ­fer ve zırhlara sahip ve ölümden korkmadan ilerleyen insanları gördükten, kana susamış hayvanlar gibi saldırışlarını, esir almadan herkesi öldürdüklerini, müşahede ettikten sonra ne yapılabilirdi. Bütün milletler bizim okları­mızdan titrer; fakat onlar zırhları içinde ok­larımıza aldırış etmeden saflarımıza sokulu­yor; oklarımız onlara tesir etmiyordu. İşte pek çok ölü verdikten sonra bu kadar kaldık. Kimse onlara mukavemet edemez ve zulümlerine dayanamaz” diyerek vaziyeti ve çekiliş sebeplerini çok güzel izah ediyordu.[17] 

Bu şekilde haçlıları yenemeyeceğini anlayan Kılıçarslan, yeni bir strateji izleyecekti. Bu strateji çete savaşı idi. Onların karşısına doğrudan çıkmayacak, geçecekleri yolları, yiyecek ve içecekleri tahrip edecek ve düşmanı bu şekilde azaltacaktı. Bu taktik gerçekten de çok başarılı olmuştur.

Muharebenin ardından yoluna devam eden haçlılar, Ereğli’de ikiye ayrıldı. Bir kısmı Kilikya’ya yöneldi. Diğer kısım ise Kayseri istikâmetine doğru hareket etti. Kilikya’ya yönelen haçlı ordusunun ilerleyişiyle ilgili Prof. Dr. Işın Demirkent, bilgileri şöyle aktarıyor; Gülek Boğazı’ndan Kilikya’ya (Çukurova) bölgesine inerek Tarsus, Adana, Misis şehirlerini Türkler’in elinden aldılar. Ancak Doğu’da bağımsız bir devlet kurmak isteyen Baudouin de Boulogne Ermenilerle anlaşarak buradan ayrı­lıp Urfa’ya gitti. Şehrin hâkimi Ermeni Thoros’u bertaraf ederek, ana Haçlı ordusunun Antakya surları önünde şehri kuşattığı sırada Urfa’da ilk Haçlı devletini kurdu (10 Mart 1098).

Antakya’nın Haçlılar Tarafından Alınması

Sağlam surlarla çevrilmiş Antakya Türkler tarafından iyi savunuluyordu. Haçlılar Birinci Haçlı Seferi Cenovalılar’ın takviyesi, bir İngiliz filosunun ve o sırada Kıbrıs’ta bulunan Kudüs patriğinin yardımlarına rağmen aylarca süren kuşatmadan sonuç alamadılar. Büyük Selçuklu Sultanı Berkyaruk’un şehri kurtarmak üzere Musul Valisi Kürboğa idaresinde gönderdiği ve birçok mahalli beyin kuvvetleriyle katıldığı büyük bir ordunun yaklaşmakta olduğu haberi Haçlıları endişeye düşürdü (Mayıs 1098). Karargahta çıkan panik, aralarında Kont Etienne de Blois nın da bulunduğu bazı Haçlılar ın ordudan kaçıp yurtlarına geri dönmelerine sebep oldu. Etienne de Blois Anadolu’da İmparator Aleksios ile karşı­laştı ve ona Antakya kuşatmasından sonuç alınamayacağını söyledi. Bunun üzerine imparator da geri döndü. Öte yandan Ermeni asıllı firuz adlı mühtedi bir kumandanla şehrin teslimi hususunda anlaşan Bohemond, diğer Haçlı reislerine imparator gelmediği takdirde şehrin onu zapt edenin elinde kalmasını teklif etti. Bohemond planını uygulamak için, haçlı ordusuyla Antakya önüne gelmiş olan Bizans kuvvetlerinin kumandanı Tatikios’u da geri dönmesi için kandırmıştı. Daha sonra Bohemond, firuzun yardımı sayesinde birliklerini İki Kız kardeş Kulesi’nden şehre sokmayı başardı. İçeri girenler kapıları açınca Haçlı ordusu şehre girdi. Firuzun ihaneti sonucunda Antakya iç kale hariç, Haçlılar ‘ın eline geçti (3 Haziran 1098). Haçlılar şehrin Müslüman halkını öldürüp her yeri yağmaladılar. Yaşananlar korkunçtu. Bununla beraber iç kale dayanmaya devam etti. Bu sırada Kürboğa’nın ordusu Antakya önlerine ulaştı ve şehri kuşattı. Haçlılar şehre girer girmez yaptıkları yağma sonucu yiyecek sıkıntısı çekmeye başladı. Yaşanan açlığın ne derecelere ulaştığını kuşatma altındaki haçlı ordusundan bir frank şöyle aktarıyor; “Adamlarımız korkunç açlık çekiyordu. Anlatırken bile tüylerim ürperiyor, açlıktan çılgına dönmüş olanlar orada yatan ölmüş sarazenlerin[18] butlarından parçalar kesiyor, bunları pişirip yiyor, pişmesini dahi beklemeden vahşice silip süpürüyorlardı.” Bir Latin gözlemci, “bu görünüm yabancılar kadar haçlıları da tiksindiriyordu” diyor.[19] 

Haçlı Seferleri - Kutsal Mızrağın Bulunuşu
Kutsal Mızrak’ın Bulunuşu – 1098

Aralarında şehrin hakimiyeti hususunda anlaşmazlık çıkan Haçlı Reisleri sonunda anlaşarak 28 Haziran’da şehirden çıktılar ve Kürboğa’nın ordusuyla savaşa tutuştular. Orduda otoritesini tam anlamıyla sağlayamayan Kürboğa’nın yanındaki beylerin çoğu kuvvetlerini alıp gitti. Kürboğa savaşa devam ettiyse de geri çekilmek zorunda kaldı. Antakya önündeki bu yenilgi birinci Haçlı Seferinin nihai başarısına yol açtı. Kürboğa’nın çekilmesinden sonra Antakya’nın iç kalesi de teslim oldu.

Kudüs’ün Haçlılar Tarafından Alınması

Yollarına devam eden haçlılar haftalar sonra Kudüs’e ulaştı. Fakat burayı almak kolay olmayacaktı. Kudüs yöneticileri savunma için iyi bir hazırlık yapmıştı. Haçlıları zora sokacak her şey düşünülmüştü. Haçlılar 7 Haziran 1099’da Kudüs önlerinde ordugâh kurdular ve kuşatma başladı. Saldırılar çok şiddetliydi fakat kuşatma aletleri olmadığı için başarı sağlayamıyorlardı. Haçlıların durumu gün geçtikte kötüye gidiyordu. Çünkü su ve yiyecek sıkıntısı çekiyorlardı. 17 Haziran günü Yafa Limanı’na Cenova ve İngiliz gemileri ulaştı. Erzak ve kuşatma için gerekli malzemeleri getirmişlerdi. Haçlılar limana hemen birlik gönderdi ve malzemeleri getirtti. Derhal kuşatma için gerekli araçlar inşa edilmeye başladı. Haçlılar her şeyi tamamlandıktan sonra 13 Temmuz’da genel taarruza başladı. Şiddetli çarpışmalar sonucunda 15 Temmuz’da Kudüs düştü. Şehre giren Haçlılar, görülmemiş vahşetlere imza attılar. Şehirde yaşayan Müslümanların tamamını öldürdüler. Haçlı kronikleri bile bu vahşeti yazarken iğreniyorlardı. Erkek, kadın, yaşlı, genç demeden önlerine çıkan herkesi acımadan öldürmekteydiler. Yapılan bu vahşet hiçbir zaman unutulmayacaktır. Bu şekilde ele geçirilen Kudüs’te Latin krallığı kurdular. I. Haçlı Seferi sonunda; Antakya, Urfa, Kudüs, Trablus, Şam, Urfa, Antakya, Yafa, Sur gibi yerlerde de kontluklar kurulmuş oldu. Böylece sefer amacına ulaşmış ve son bulmuştu fakat ilerleyen günler yeni olaylara kapı aralamaktaydı.

Haçlı Seferleri - Haçlıların Kudüs'ü Ele Geçirmesi
Haçlıların Kudüs’ü Ele Geçirmesi – 15 Temmuz 1099

1101 Haçlı Seferleri

1099’da Kudüs’ün alındığı bilgisi Avrupa’ya ulaştı. Haber toplumda büyük sevinç ve heyecan uyandırdı. Bu sırada papa II. Urbanus ölmüş, yerine II. Pascalis geçmişti. Oda kendinden önceki gibi haçlı seferlerini destekliyor ve teşvik ediyordu. Durum böyleyken birde Kudüs’ün ele geçirildiği haberi gelince doğuya gitme ve haçlılara katılmak isteği had safhaya ulaştı. Aslında haçlılar, elde ettikleri toprakları ellerinde tutmaya çalışıyordu. Bu sebeple daha fazla insana ihtiyaç vardı. İnsan ihtiyacının karşılanabilmesi için Papa II. Pascalis, Avrupa’nın dört bir tarafında vaazlar verdirerek halka yeni bir sefer çağrısında bulunulmasını uygun gördü. Yapılan çağrı sonucu ilk seferde olduğu gibi asiller, şövalyeler ve düklerden müteşekkil ordular Doğu’ya gitmek için harekete geçti.

1101 Haçlı Seferleri diye adlandırdığımız bu seferde birbiri ardına 3 büyük ordu Doğu’ya gelmiştir. Ordulardan ilki 1101 yılının mart ayında İstanbul’a ulaştı. Bizans bu orduların gelmesini gereksiz bulmuş ve endişeye düşmüştü. Çünkü Bizans, ilk seferde istediğini elde etmişti ve yeni bir sefer gereksizdi. Ancak gelen orduları da durduramazdı. Bu sıralarda yola çıkan diğer iki ordu da İstanbul’a ulaştı. İmparator, bu birlikleri Anadolu yakasına geçirdi. En az 1096 yılında gelmiş olan ordular kadar büyük birlikler Anadolu’da ilerlemeye başladı. Ancak taktiksel bir hata yapmışlardı. (Gelen 3 ordu, İstanbul’da birleşmeden tek tek yola çıktı. Yani ilk gelen önce hareket etti ve ardından gelenlerde buna uydu.)

Bu ordunun görevi Anadolu’dan Suriye’ye inen kara yolunu yeniden açmak ve Kudüs’e gitmekti. Fakat ordu, sefere çıkma amacından saptı. Amasya ve Niksar üzerine yürümeye karar verdiler. Emelleri, Doğu’ya giderek Türklerin elinde bulunan toprakları almak ve buralarda kendi devletlerini kurmaktı. Türkler ise Haçlılara karşı I. Kılıçaslan önderliğinde büyük ordu teşekkül ettirmişti. Bu sırada Haçlılar, Ankara yolu üzerinden Merzifon yakınlarında bir ovaya gelmişti. Türk Ordusu ise bu ilerleyişi takip etmekteydi. Tam da bu mevkii de saldırıya geçtiler. Savaş çok şiddetliydi. İki tarafta direniyordu. Türkler kendilerinden kat kat büyük olan bu orduyla akşama saatlerce savaştı ve üstünlüğü sağladı. Gece çökünce haçlı komutanları savaş alanından kaçtı. Böylece haçlılar büyük bir yenilgi yaşadı.

1101 yılının ikinci Haçlıları ise bu sıra Ankara’ya ulaşmıştı. İlk ordudan habersizlerdi. Artık onlara yetişmenin mümkün olmadığını düşündükleri için güneye Konya’ya yöneldiler. I. Kılıçaslan ve diğer beyler durumu öğrendi. Derhal harekete geçtiler. 13 Ağustos günü Konya’yı henüz geçmiş ve bitkin şekilde ilerleyen orduya hücum ettiler. Zaten yıpranmış olan Haçlılar, büyük bir yenilgi alarak kaçmaya başladılar. Türklerin dinlenmeye vakti yoktu. Çünkü üçüncü ordu Selçuklu Topraklarında ilerlemeye başlamıştı.

Bu ordu Bizans İmparatorunun tavsiyelerine uyarak 1097 haçlılarının gittiği yoldan ilerliyordu. Türklerin savaş stratejileri işe yarıyordu. Diğer iki ordu da olduğu gibi bu ordu da ilerlerken su ve yiyecek sıkıntısı çekiyor ve yorgun düşüyordu. Haçlılar, Ereğli’ye ulaştı. Çektikleri su sıkıntısı sebebiyle ırmağa yöneldiler. Türkler bunu bildikleri için ırmağın karşı kıyısında yerlerini almış Haçlıların gelişini bekliyordu. Ordular, ırmağa gelince su için koşuşturmaya başladı. Tam da bu sıra Türk Askerleri, Haçlıları ok yağmuruna tuttu. Bir yandan da etraflarını çevirdiler. Yapılan savaşta Haçlı birliklerinin çoğu kılıçtan geçirildi. Çok azı Antakya’ya ve oradan da Kudüs’e ulaşabildi. Büyük askeri gücüne karşın 1101 Haçlı Seferleri yenilgiyle sonuçlandı. Bu haçlılara vurulan ilk darbeydi.

İkinci Haçlı Seferi (1147-1148)

Bilindiği üzere I. Haçlı Seferinin ardından Doğu’da birçok devlet kurulmuştu. Haçlıların amacı kurdukları bu devletleri korumaktı. Fakat olaylar onların aleyhine gelişiyordu. Musul-Halep Atabeyi Zengi’nin gittikçe artan kudreti haçlılar açısından endişeli bir hal alıyordu. Haçlı devletleri üzerindeki baskısı günden güne artan İmamemdin Zengi, nihâyet 1144 yılında Urfa’ya taarruz etti. 28 kasımda başlayan ve üç haftadan fazla süren kuşatmadan sonra Urfa, 24 Aralık 1144’te Türkler’in eline geçti. Böylece I. haçlı seferi sırasında kurulmuş olan ilk haçlı devleti ortadan kaldırılmış oldu. Urfa’nın yaklaşık elli yıl sonra Türkler tarafından yeniden fethi, 1101 yılında Anadolu’da alınan ağır yenilgiden sonra Avrupa’da sönmüş olan haçlı seferleri heyecanını yeniden uyandırdı.[20] 

Gerçektende Urfa’nın düşmesi Avrupa’da büyük endişeye sebep oldu. Avrupa, diğer haçlı devletlerinin de tehlike altında olduğunu biliyordu. Bu sırada papalık tahtında bulunan Papa III. Eugenius, haçlı devletlerine yardım için 1145’te yeni bir sefer çağrısında bulundu. Kendinden öncekilerin vaatlerini tekrarladı. Papa, Fransa kralı VII. Louis ile temasa geçti.1 Aralık 1145’te Fransa’da kralın ve asilzadelerin önünde bir ferman yayımladı. Fermanda doğudaki Hristiyanların zor durumda olduğundan bahsederek yardım etmeleri gerektiğini söylemekteydi. Hazırlıklar tamamlandı ve yola çıkılmaya başlandı. Bu haçlı seferinde ilklerde yaşanıyordu. Haçlı seferlerine ilk kez krallar katılıyordu. Yine bir ilk olarak daha önce onları yardıma çağıran Bizans, bu sefer bir haçlı ordusunun gelmesini istememekteydi. Çünkü geçmiş önünde duruyordu. Hatta, gelen haçlı ordusuna karşın, Selçuklu ile anlaşma yapmıştı. Bu yüzden batılılarca ihanetle suçlanmaktadır.

Alman kralı 1147 yılında büyük bir ordu ile yola çıktı. Bu orduda geçtiği yollar üzerinde birçok usulsüz olaylara sebep oldu. Ordu, 10 Eylül 1147’de İstanbul’geldi. Almanların usulsüz hareketleri Bizans imparatorunu tedbirler almaya itiyordu. İmparator, Almanların saldırı ihtimaline karşı şehri korumak için birçok birliği surların önüne yerleştirdi. Ayrıca gelen ordunun Gelibolu’dan Anadolu’ya geçmelerini önermiş, ancak Alman kralı bunu kabul etmemiş ve ilk gelen haçlıların güzergahında ilerleyeceğini söylemişti.

İmparatorun önerilerinin hiçbirine uymayan Alman kralı İznik’e hareket etti. Yanında bizansın tahsis etmiş olduğu rehberler de vardı. Almanlardan müteşekkil haçlı ordusu açlık ve Türkler’in saldırıları altında 26 Ekim 1147’de Eskişehir yakınlarına geldi. Buradaki Sarısu Irmağı’nın yanında kamp kuruldu. Onların rahatladığı ve istirahat ettiği sırada I. Mes’ud komutasındaki Anadolu Selçuklu Ordusu mükemmel bir saldırıya geçti. Oklar havayı kaplıyordu, askerler kargaşa içinde ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Selçuklu Ordusu 50 yıl önce mağlup düştükleri yerde bu mağlubiyetin intikamını aldılar. Ardından Fransız haçlı ordusu İstanbul’a geldi. Onlarda Almanların uğradığı mağlubiyeti tattılar. Her yerde Türkler’in saldırılarına uğrayarak çok küçük bir kuvvetle Kudüs’e ulaşabildiler. İslâm Mücahidi İmameddin Zengi’nin vefatından sonra yerine geçen Nureddin Zengi, onların kâbusu oldu. II. haçlı seferi tamamıyla bir hüsranla sonuçlandı.

Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

Bu sefer, en güçlü krallar katıldığı için “krallar seferi” olarak da bilinir. II. haçlı seferinin ardından Zengi, fetihlerine devam etti. Ancak 1174’de vefat etti. Ardından iktidar mücadelesi yaşanmaya başladı. Bu mücadeleyi Selahaddin Eyyubi kazandı. Haçlılara ait birçok yeri (Taberiye, Akka, Nablus, Yafa, Sayda, Beyrut, Cübeyl, Askalan, Gazze) tekrar fetheden Eyyubi, artık Kudüs’e yöneldi. 1187 yılının 20 eylülünde şehri kuşattı ve şehri ele geçirdi (Hıttin Zaferi). 27 Recep 583’te (2 Ekim 1187) Mi’rac Gecesi Kudüs’e girdi. İslâm Mücahidi Selahaddin Eyyubi, Kudüs halkına çok merhametli davrandı ve az bir fidye ödeyerek gitmelerine izin verdi. Ayrıca binlerce kişiyi de serbest bıraktı. Bu olay İslâm Dini’nin ne kadar mukaddes bir Din olduğuna örnek olup, saygıyla selamlamayı kendime borç bildiğim İslâm Mücahidi Selahaddin Eyyubi’nin nasıl bir karaktere sahip olduğu hakkında bize bilgiler verir.

Hıttin Savaşı ile Kudüs’ün tekrar Müslümanların eline geçmesi sonucu III. haçlı seferi başladı. Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, sayısı kaynaklara göre 200.000 ilâ 600.000 arası değişen bir ordu ile Anadolu’ya girdi. Buna karşın Selahaddin Eyyubi, Bizans imparatoru ile anlaştı.[21] Ancak Bizans, Almanların muazzam ordusu karşında bir şey yapamadı. Ordu Kilikya Bölgesine doğru harekete geçti. Alman ordusu karşısında endişeye kapılan II. Kılıçaslan bunlarla savaşa girişmedi. Ordunun peşine takılıp askerleri rahatsız etmekle yetindi. Ancak bu etkili bir taktik oldu. Açlık, susuzluk ve Türkler’in baskını Almanlara ağır kayıplar verdirmeye başladı. Ordu Silifke’ye doğru yürüdü. Ancak alman imparatoru Friedrich Silifke çayını geçerken boğuldu. İmparatorun boğulması ordunun dağılmasına yol açtı, sadece oğlunun idaresinde ki küçük bir ordu kalmıştı. Böylece batıdan yardım bekleyen haçlı devletlerinin ümitleri boşa çıktı. İngiliz ve Fransızlar yaklaşık 1 yıl sonra gelebildi. Çünkü aralarında savaş bulunuyordu. Bu durumda haçlı seferlerine katılamadılar. Ancak aralarında sulh gerçekleştikten sefere katıldılar. Ancak bu sefer ordular deniz yoluyla gelmeye başladı. Çünkü Anadolu toprakları onlar için tehlike arz ediyordu. Ayrıca Bizans’a güvenleri kalmamıştı. Zira Bizans’ın onları yanlış yönlendirdiğini düşünmekteydiler. Ancak Fransız (II. Philippe Auguste) ve İngiliz (I. Richard (Aslan Yürekli)) orduları sadece Akka’da başarı elde etmiş ve onlarda Kudüs’ü elde edememişlerdi. Selahaddin Eyyubi, Haçlılara karşı tüm gücüyle savaştı. Akka hariç diğer bölgelerde hakimiyetini korudu. Böylece III. Haçlı Seferi’de hüsranla sonuçlandı.

Dördüncü Haçlı Seferi (1202-1204)

1198’de Papa olan III. İnnocentius, hırslı ve ihtiraslı biriydi. Kendinden birkaç kuşak önce Papalık tahtında bulunan II. Urbanus’un başlattığı Haçlı Seferleri düşüncesini yaymak ve devam ettirmek istiyordu. Ona göre bu, Papalığın bir vazifesiydi. İşte bu sebeple yeni bir Haçlı Seferi istiyor ve bu yönde çalışmalar yapıyordu. En önemli vaizlerini Avrupa’nın dört bir yanına yollayarak halka çağrılar yaptırıyordu. Bu çalışmalar sonucu haçlı seferi bir nevi başlamış oldu. Sefer için Thibaut (Kudüs Kralı Henry’nin kardeşi Champagne Kontu) komutan seçildi. Sefer Mısır üzerine yapılacaktı. Çünkü Mısır, Doğu’da Müslümanların güçlü bir merkeziydi. Sefer önce buraya yapılarak Mısır bertaraf edilecek, daha sonra Kudüs’e hareket edilecekti.

Haçlı Seferleri - Papa III. İnnocentius
Papa III. İnnocentius

Daha öncede bahsettiğimiz gibi haçlılar hem Bizansa olan güvensizlik ve öfkeleri hem de Anadolu’nun onlar için tehlike arz etmesi sebebiyle artık karayolu yerine denizyolunu tercih etmeye başlamışlardı. Deniz yoluyla gidilebilmesi için de gemilere ihtiyaç vardı. Bu durumda denizyolu ile ticaret yapan Venediklilere başvurdular. Ancak Venedik’in Mısır ile ticari ilişkileri bulunuyordu. Yani Haçlılara yardım etmesi onun zararına olacaktı. Fakat bu sefer Bizans üstüne yapılırsa Venedik yardım edecekti. Haçlılar bunu kabul etmedi. 1201 yılında Thibaut öldü ve durumlar değişti. Yerine Boniface de Montferrat seçildi. Bu kişi Venedik hâkimi ile anlaştı (Enrico Dandolo). Böylece seferin kontrolü Venediklilerin eline geçmiş oldu.

Bu sırada Bizans’ta taht kavgaları yaşanmaktaydı. Kardeşi III. Aleksios Angelos tarafından Bizans tahtından indirilmiş olan eski imparator II. Isaakios Angelos’un oğlu Aleksios’tan bir mesaj geldi. Aleksios Haçlılara, amcası­nın yerine kendisini tahta çıkardıkları takdirde Venedik’e olan borçlarını ödemeye, Mısır seferi için para ve yiyecek yardımı yapmaya, ayrıca kendilerine 10.000 kişilik bir Bizans kuvveti vermeye hazır olduğunu bildiriyordu. Bu, haçlılar için altın tepside sunulmuş bir hediye idi. Derhal yola çıktılar ve 24 Haziran 1203’te İstanbul’a geldiler. Kendi istedikleri kralı tahta geçirdiler ama Bizans’ta sular durulmuyor, haçlılara verilen sözler de yerine getirilemiyordu. Taht tekrar değişti. Bunun üzerine zaten bahane arayan haçlılar şehri işgal ettiler. Bu sefere katılmış olanlardan Geoffroi de Ville-Hardouin, işgalin başlangıcını şöyle aktarmaktadır; “Marki Bonifacio del Monferrato kıyı boyunca Bukoleon Sarayı’na kadar at sürdü ve oraya geldiğinde içeride kalanların canlarını bağışlamak koşuluyla saray kendisine teslim edildi. Şatoya kaçmış olan soylu kadınların çoğu oradaydı; eski imparatoriçe olan Fransa kralının kız kardeşi ve yine eski imparatoriçe olan Macaristan kralının kız kardeşi ve daha birçok soylu hanım oradaydı. Bu sarayda bulunan hazineden söz etmeye bile gerek yok; çünkü oradaki hazinenin haddi hesabı yoktu.” Der ve şöyle devam eder; “…ve gerçekten de Tanrımıza şükretmeliydiler, çünkü bütün silahlı adamları yirmi bin kişiden fazla değildi ve Tanrı’nın yardımıyla bütün dünyanın en kuvvetli ve en iyi korunan kentinde (ve büyük bir kent) en az dört yüz bin kişiyi esir almışlardı.”[22] 

Haçlı Seferleri - İstanbul'u Ele Geçiren Haçlılar
İstanbul’u Ele Geçiren Haçlılar

Haçlılar İstanbul’u aldıklarında “güya” din kardeşlerine yardım için gelip din kardeşlerinin başkentini ele geçirdikten sonra öyle bir vahşet ve katliam yaptılar ki dünya böyle bir zulmü az görmüştür. Bununla ilgili olarak Işın Demirkent; “İmparator, patrik ve pek çok asilin kaçıp terk ettiği savunmadan yoksun şehir, Enrica Dandolo ve Haçlı reislerinin izniyle üç gün boyunca yağmalanıp tahrip edildi. Haçlılar İstanbul’u, 1099’da Kudüs’ü zapt ettiklerinde yaptıkları korkunç katliama pek uygun düşen bir vahşetle yağmaladılar. Onların çılgınlığından dehşete düşen olayın şahidi Batılı yazarlar kaleme aldıkları eserlerde duydukları utancı açıkça belli etmişlerdir. 900 yıl boyunca Hristiyan dünyasının merkezi olan İstanbul bu yağma sonunda bütün ihtişamını, zenginliğini, sanat eserlerini kaybetti. Kiliseler, manastırlar, saraylar ve kütüphaneler yağma edildi. Sayısız ikon, kutsal emanet ve değerli eşya üzerlerindeki kıymetli taşlar sökülüp alınarak tahrip edildi veya çalınıp götürüldü. Hristiyanlığın en kutsal kilisesi Ayasofya’ya atlarıyla giren haçlı savaşçıları ikonları, ipekli halı­ları çaldılar; aziz tasvirleri ve kutsal kitaplar üzerinde tepinip şarkı söylediler. Blakhernae’deki Kutsal Meryem Kilisesi de aynı akıbete uğradı. Venedikliler, imparatorluk merkezindeki kültür ve sanat eserlerinin birçoğunu toplayıp kendi şehirlerine götürürken Fransız ve Flamanlar da taşıyabilecekleri eşya dışında her şeyi vahşice tahrip ettiler. Sokaklarda koşuşan yaya Haçlı askerleri ve yere diz çöküp merhamet dilenen halkın üzerine atlarını süren haçlılar kadın, yaşlı, çocuk demeden herkesi öldürüyor, fakirlerin evlerini bile tahrip ediyordu. Saraylılar, asiller, hatta rahibeler bile gözü dönmüş Haçlıların tecavüzüne maruz kaldılar. Üçüncü günün sonunda “şehirler kraliçesi” İstanbul, bir harabeye dönmüştü.”[23] Bilgilerini aktararak bu vahşetin boyutlarını gözler önüne seriyor. Yıllar sonra 1453’te Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u kuşattığında, Bizans’ın Latinlerden yardım isteği karşısında dinî liderlerin ve halkın “ülkemizde Latin külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” demeleri belki de geçmişten gelen bu acı tecrübenin sonucudur. İstanbul’un zapt edilmesinden sonra Haçlılar, İstanbul’da bir Latin krallığı kurdu. Ancak bu krallıkta diğerleri gibi uzun ömürlü olmayacaktır. (1204- 1261)

Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

Avrupa’da haçlı ateşi dinmiyor ve hala yeni seferler yapma isteği devam ediyordu. Hatta bu istek o kadar fazlaydı ki çocukları bile etkiliyordu. V. Haçlı Seferi başlamadan önce Avrupa’da binlerce çocuk Doğu’ya gitmek için yola çıkmıştı. Bu çocuklar bölgeye gidebilmek için bindikleri gemilerde veya yollarda ölüp gitti. Bu olay Orta Çağ Avrupası’nın karanlık olaylarındandır. Birçok aile evlatlarını bir daha göremeyecektir. İşte savaş hukuku burada devreye girer. Ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın, hangi dilden, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun savaş çocuklar için değildir. Onları öldürmek, aç bırakmak, zulm etmek hiçbir hukuka ve kanuna sığmaz.

Papa III. Innocentius ise yeni bir Haçlı seferi için büyük gayret sarf ediyordu. 1215’te Roma’da Lateran Konsilinde sefere katılacak Haçlılara imtiyazlar ve günahlarının affı vaat edildi. Fakat papa seferin başladığını göremeden öldü ve yerine III. Honorius geçti. O da kendinden öncekiler gibi Haçlı fikrini destekliyordu. 1217 yazının sonunda beşinci Haçlı Seferinin ilk grubunu oluşturan Macar kralı Andreas ve Avusturya Dükü Leopold’un birlikleri Akka’ya vardılar. Ardından da 1218’de çoğunluğunu Fransızların oluşturduğu ordu gelecekti. Ancak bu ordular küçük bir başarı (Dimyat’ın alınması) haricinde yine emellerine ulaşamadı. 1221’de haçlılar bölgeden ayrıldı. Böylece V. Haçlı seferi’de böyle son buldu.

Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)

V. Haçlı Seferi başladığı sırada Alman İmparatoru II. Friedrich de Haçlı yemini ederek sefere katılacağını ilan etmişti. Ancak ülkesinde problemleri çözmeden gidemeyeceğini bildirmiş ve Papa’dan zaman istemişti. Bunlar yaşanırken V. Haçlı Seferi başlamıştı. İmparator, ülkesindeki problemleri bahane ederek seferi ertelemeye devam ediyordu. Fakat Papa’nın sabrı tükeniyordu. Tam da bu sıra sefer tam başarı elde edemeden bitmişti. Böylece son iki Haçlı Seferi amacından sapmış ve başarı elde edememiş şekilde tamamlanmıştı. Bu durum Avrupa’da Papalığın aleyhindeydi ve yeni sefer gerekiyordu. Başarısızlıklar telafi edilmeliydi. Artık imparator seferi erteleyemezdi çünkü üstündeki baskı gün geçtikçe artıyordu. İmparator, 15 Ağustos 1227’de sefere çıkacağını ilan etti. Bu sıra Papa öldü ve yerine IX. Gregorius geçti.

Haçlı Seferleri - Alman İmparatoru II. Friedrich
Alman İmparatoru II. Friedrich

Alman İmparatoru 1227’de büyük ordusu ile birlikte yola çıktı fakat hastalandı ve İtalya’ya döndü. Hastalığını papaya bildirdi fakat o, bunu da bahane olarak algıladı ve Friedrich’i aforoz etti. İmparator bunu önemsemedi 1228’de iyileşince Doğu’ya gitmek üzere harekete geçti. 21 Temmuz’da Kıbrıs’a ulaştı. Aforoz edilmiş olması buradakiler tarafından pek hoş karşılanmadı. Akka’ya gittiğinde de durum farklı olmayacaktı. Daha onu destekleyenler artık desteklemiyordu. Böyle bir durumda savaşmak mümkün görünmüyordu. Yani bu sefer, diplomatik bir Haçlı Seferi olmalıydı. Bölgenin hükümdarı el-Kâmil ile görüşmelere başlandı. El- Kâmil’inde sıkıntıları vardı. Bölgedeki durumu tehlikeydi ve bunun üstüne birde Haçlılar ise savaşması onu daha da zora sokabilirdi. İki tarafında mecburiyetleri sebebiyle savaş yapılmadı ve görüşmeler devam etti. Bunun sonunda el-Kâmil, Kudüs’ü vermeyi kabul etti. Ancak onun bu davranışı İslâm Dünyası’nda hiç hoş karşılanmadı. İmparator için de durum farksızdı. Kudüs’ü almıştı fakat kimse önemsemiyordu. Böylece Friedrich, başarısını yalnız kutladı.

Kudüs’ü almasına rağmen itibarı artmayan imparator, öfkeli bir şekilde buradan ayrıldı ve İtalya’ya döndü. Dönüşünden bir yıl sonra Papa ile barıştı ve aforozdan kurtuldu. Bu durum Doğu’daki durumunu güçlendirdi. Fakat bu da pek işe yaramadı. Çünkü Kudüs, oradaki Hristiyanların koruyabileceği durumda değildi. Surları yıkılmıştı ve saldırıya açıktı. Yani elde tutulabilmesi tamamen bölgedeki Müslüman Devletlerin insafına bağlıydı. Bu başarı sayılabilir miydi? Böylece VI. Haçlı Seferi’de Kudüs’ün alınmasına rağmen beklenen başarıyı sağlayamadan sona erdi.

Yedinci Haçlı Seferi (1248-1252)

VI. Haçlı Seferi’nin ardından Avrupa’da problemler yaşanmaktaydı. Papalıkta problemleri çözmeye çalışıyordu. Bu sıralarda Filistin’den gelen Beyrut piskoposu papaya, Doğu’da sıkıntıları olduğunu ve yardım gelmezse ayakta duramayacaklarını bildirdi. Fransa kralı IX. Louis, kısa bir süre önce Papaya Haçlı Seferi yapma isteğinde bulunmuştu. Durum böyle olunca Papa, Fransa kralının isteğini kabul etti. 1248 yılında kralın, denizyolu ile Doğu’ya hareketi sonucu Haçlı Seferi başlamış oldu. Sefer Mısır üzerine yapılacaktı. Sultan Es-Salib, bunu anlamıştı. Dimyat’ın kuşatılma riskine karşılık gerekli önlemleri aldı. Haçlılar 4 Haziran günü Dimyat önlerine geldi ve saldırı başladı. Mısır Ordusu, saldırılara karşı koymaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Böylece Dimyat tekrardan Haçlıların eline geçti. Buradan sonra hedef Kahire’ydi.

Haçlı Seferleri - Fransa Kralı IX. Louis
Fransa Kralı IX. Louis

Nil Nehri’nin taşma zamanını bekledikten sonra harekete geçildi. 8 Şubat 1250’de savaş başladı. Haçlıların taktiksel bir hatası felaketlerine yol açtı. Bu sıralarda kral hastalanmıştı. Mısır Ordusu, Haçlılara gelen yardımları kesmeyi başardı böylece saldırı sırası onlara gelmişti. Haçlılarla savaş devam ederken Mısırlılar tarafından parayla satın alınmış bir savaşçı Haçlılara giderek kral adına teslim olmalarını söyledi. Kralın haberi olmamasına rağmen ordu teslim oldu. Kral Louis’in yapacağı bir şey kalmamıştı. O da askerleri gibi esir düştü. Ardından fidye ödeyerek kurtuldu ve geri döndü. Kralın geri dönmesiyle bu seferde tamamlanmış oldu. Ayrıca bu dönemde Memlükler, Mısır’da hakimiyet kurmaya başlamıştı.

Sekizinci Haçlı Seferi (1270)

Fransa Kralı Louis, başarısızlıkla sonuçlanan seferinin ardından yeni bir sefer düzenlemek istiyordu. Fakat ülkesinde problemler sebebiyle sefere çıkamıyordu. Ayrıca Doğu’da da durum iyi değildi ve yardıma ihtiyaç vardı. 1267 yılına gelindiğinde kral tekrardan sefer hazırlıklarına başladı. Kralın kardeşi ise Avrupa’daki zaferlerinden sonra Akdeniz’in tamamına sahip olmak istiyordu. En büyük arzusu ise İstanbul’u tekrar Bizans’tan almaktı. Fakat abisinin sefer için hazırlıkları buna engel oldu. O ise yapılacak seferin kendi emellerine hizmet etmesi gerektiğine inanıyordu. Abisine Tunus Emirinin Hristiyanlığı kabul etmeye hazır olduğunu söyledi. Tunus Emiri öteden beri Hristiyanlarla iyi ilişkiler kurmaktaydı. Fakat kralın kardeşinin söyledikleri doğru değildi. Kralı kandırmıştı ve sefer Tunus üzerine planlandı. Emir seferin kendi ülkesine olduğunu öğrenince hemen tedbir aldı.

Fransız Ordusu, 1 Temmuz 1270’de yola çıktı. 18 Temmuz’da Kartaca’ya ulaştı. Hava çok sıcaktı. Çok geçmeden orduda salgın hastalıklar baş gösterdi. Binlerce asker savaşmadan hastalıktan öldü. Geriye kalanlar ise İtalya’ya döndü. Böylece beklenen yardım gerçekleşemedi ve kralın kardeşi emellerine ulaşılamadı. Haçlılar daha savaşamadan eriyip gitmişti. Eriyen bu orduyla birlikte Doğu’daki Frankların yardım umutları da erimişti. Böylece bir sefer daha başarısızlıkla sonuçlanmış oldu.

Haçlı Devletlerinin Sonu

Son Haçlı Seferinden sonra Avrupa’da Doğu’ya gitme arzusu neredeyse yoktu. Papalık tüm çabalarına rağmen Haçlı Ordusu oluşturamıyordu. Kısacası Doğu’daki Haçlı Devletleri artık yalnızdı. Yardım gelmesi söz konusu değildi. Avrupa, bu konuda Moğollar ile temasa geçmişse de sonuç alamamıştı. Bu sıralarda Doğu’da güçlü ve akıllı bir komutan hüküm sürmekteydi. Bu komutan Mısır Sultanı Baybars’tır. Sultan Baybars, Haçlıların kurduğu bu devletleri teker teker ortadan kaldıracaktır. Kendisi tüm Haçlı devletlerini ele geçiremeden vefat edecektir fakat ardından gelenler onun yarım bıraktığını tamamlayacaktır. Böylece iki yüz yıldır bölgede hâkim olan Haçlılar, bir bir ortadan kaldırılarak Doğu’daki hakimiyetleri sona erdirilecektir.

Haçlı Seferlerinin Sonuçları

Orta Çağ’ın en önemli olaylarından biri olan Haçlı Seferinin sonuçları da oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Yaklaşık iki yüzyıllık bir sürede cereyan eden Haçlı Seferleri hem Doğu’da hem de Batı’da birçok yönde etkili oldu. Ancak şunu söylemeliyiz ki doğu artık, batıdan gelen her saldırıyı haçlı seferi olarak algılamış ve böyle kabul etmiştir. Aslında bu savaş geçmişten beri devam eden doğu ile batının savaşıdır. Farklı iki medeniyetin, kültürün, coğrafyanın savaşı…

Dini Sonuçları

  • Papaya ve kiliseye duyulan güven azalmıştır. İlk seferlerde elde edilen başarılar Papalığın itibarını artırmışsa da daha sonrakilerin başarısızlığı ve bunları telafi etmek için yapılan yeni seferler ve bu seferler için sürekli, halktan vergi toplanması gibi sebepler Papalığa duyulan güveni azaltacak ve bu doğrultuda Avrupa’da yeni akımlar cereyan edecektir.
  • Skolastik düşünce[24] zayıflamaya başlamıştır.

Kültürel Sonuçları

  • Kâğıt, matbaa, pusula, barut gibi buluşlar Avrupa’ya taşındı. Bu icatların Avrupa’ya taşınması orada birçok gelişmenin ve ilerlemenin öncüsü olacaktır. Avrupa yeni yiyecek ve içeceklerle tanışacak, farklı yaşam malzemelerinin hayatlarına girmesiyle yaşam tarzlarında değişiklikler yaşanacaktır.
  • İslâm Kültür ve Medeniyeti batıya taşınmıştır. Doğu’nun ilmi batıya taşınacaktır.

Ekonomik Sonuçları

  • Akdeniz limanları canlanmıştır. Böylece İtalyan şehir devletleri gelişmeye başlamış, ayrıca bankacılık gelişmeye (İtalya’nın haçlılara borç vermesi) başlamıştır.
  • Doğu-batı ticareti hız kazanmıştır. Bu şekilde batılı tüccarlar Uzak Doğu’ya kadar ticaret alanlarını genişletmişler ve bu konuda ilerleme kaydetmişlerdir.

Siyasi Ve Askeri Sonuçları

  • Feodalite rejimi zayıflamaya başlamıştır.
  • Batı medeniyeti yükselmeye başlamıştır.
  • İslâm Dünyası’nda Türkler’in prestiji artmıştır.
  • Türkler’in batıya ilerleyişi bir süreliğine durmuştur.
  • Bizans IV. Haçlı seferinden sonra yaşadığı yağma ve yıkım sebebiyle bir daha eski gücüne kavuşamamıştır.

Sonuçlarını anlattığımız Haçlı Seferleri, dönemin Avrupa’sının ne durumda olduğunu ve yükselişinin nasıl yaşandığını göstermesi bakımından bilinmesi, araştırılması ve anlaşılması gereken ciddi bir konudur.

Haçlı Seferleri Haritası

1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. ve 8. Haçlı Seferleri Haritası
Dipnot
  1. Mahmut H. Şakiroğlu, “Haç” s. 524.
  2. Işın Demirkent, “Haçlılar”, s.525
  3. Işın Demirkent, Haçlı Seferleri, s.5-6
  4. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, s.42
  5. Gregory Abû’l-Farac, Abû’l-Farac Tarihi II, s.339
  6. Detaylı bilgi için bk. Ali Ahmetbeyoğlu, “Büyük Hun Hükümdarı Attila”, s.14.
  7. Derebeylik; Özellikle batı Avrupa’da toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri tek bir kimsenin malı sayan Orta Çağ siyasal düzeni. Toprak köleliğine dayalı toprak beyliği düzeni (feodalite).
  8. Fransa’da bir şehir.
  9. Konsil: Öğreti ve kilise düzeni ile ilgili sorunları çözümlemek üzere toplanan piskopos ve din bilginlerinden oluşan kurula verilen addır.
  10. Işın Demirkent, “Haçlılar”, s.527
  11. Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, s.14
  12. Işın Demirkent, “Haçlılar”, s.528
  13. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, s.43
  14. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, s.287
  15. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.100,101
  16. Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, s.111
  17. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.103
  18. Sarazen: Orta Çağ’da Batılıların Müslümanlara verdiği ad.
  19. Thomas Asbrıdge, Haçlı Seferleri, s.104
  20. Ebru Altan, İkinci Haçlı Seferi (1147-1148), s.9
  21. Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, s.121
  22. Geoffroi de Ville-Hardoin, IV. Haçlı Seferleri Kronikleri, s. 73
  23. Işın Demirkent, “Haçlılar”, s.538
  24. Skolastik Düşünce; İnanç ve bilgiyi kiliseyle, özellikle Aristoteles’in bilimsel sistemini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan Orta Çağ felsefesi. Aristoteles’in yapıtlarından alınıp Hristiyan kilisesi anlayışına göre değiştirilmiş olan ve Orta Çağ boyunca Batı üniversitelerinde okutulan biçimci ve gelenekçi felsefe.
Bibliyografya
  • AHMETBEYOĞLU, Ali, "Büyük Hun Hükümdarı Attila", Sosyal Bilimler Dergisi, s.1-20
  • ALTAN, Ebru, İkinci Haçlı Seferi (1147-1148), TTK Yay., Ankara 2003
  • ASBRIDGE, Thomas, Haçlı Seferleri, (nşr. Ekin Duru), Say Yayınları, İstanbul 2014
  • CAHEN, Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu, (nşr. Erol Üyepazarcı), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2000
  • DEMİRKENT, Işın, Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, İstanbul 1997
  • DEMİRKENT, Işın, Haçlı Seferleri Tarihi; Makaleler-Bildiriler-İncelemeler, Dünya Yayıncılık, İstanbul 2007
  • DEMİRKENT, Işın ,"Haçlılar", İA/XIV, 1996, s.525-546
  • GEOFFROİ DE VİLLE-HARDOİN, IV. Haçlı Seferleri Kronikleri, (nşr. Ali Berktay), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2008
  • GORDLEVSKİ, V., Anadolu Selçuklu Devleti, (nşr. Azer Yaran), Onur Yay., Ankara 1988
  • GREGORY ABÛ’L-FARAC, Abû’l-Farac Tarihi II, (nşr. Ömer Rıza Doğrul), TTK Yayınları, Ankara 1987
  • MERÇİL, Erdoğan, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2015
  • MEYDAN LAROUSSE BÜYÜK LUGAT ve ANSİKLOPEDİ XVII
  • ŞAKİROĞLU, Mahmut H., "Haç", İA/XVI, 1996
  • TDK Sözlüğü
  • TURAN, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014
  • TURAN, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014
Paylaş:
Yorumlar İçeriğe yorum yapılmamış. 😍 İlk yorum yapan siz olun.

Tarih Nedir?